Sözde "uygar" dünyanın gözleri önünde günlerdir yaşanan savaşta kök sorun, İsrail'in Filistinlilere karşı uyguladığı abluka ve apartheid rejimi. Filistinlilerin eşitliği ve özgürlüğü tesis edilmeden de kalıcı barış sağlanamayacak.
Bu korkunç savaşa, çatışmalara, masum insanların kaybına ve yaşadığı acılara tanıklık ederken yıllardır İsrail devletinin Filistin halkına uyguladığı sistematik saldırı ve baskıya, bu ortamda sivillerin mağdur olduğu gerçeğine göz yumamayız.
Savaş koşullarında da her türlü yıkımın öznesi yine "bedeni savaş ganimeti" olarak görülen kadınlar.
Bu savaş ve işgalin faturası da başta kadınlara ve çocuklara kesiliyor. En ağır mağduriyeti yaşlılar, engelliler, yoksullar yaşıyor, eşitsizlikler büyüyor.
Filistin'e uygulanan abluka nedeniyle elektrik yok, su kaynaklarına erişim engellenmiş durumda, gıda ve yakıta da ulaşılamıyor. Hastaneler bombalanıyor, yüzlerce masum insan katlediliyor, sağlık hizmetine erişilemiyor.
Kurbanların ve yaralıların sayısı sağlık ekiplerinin ve ambulansların kapasitesini aşmış, doktorların yerlerde, koridorlarda anestezisiz ameliyat yapıyor, fiilen tedavi imkanları neredeyse tükenmiş.
İşte bu nedenle "savaş, bir halk sağlığı sorunudur."
Şayet uluslararası hukukun temellerinden biri, Cenevre Sözleşmesinde yer alan toplu cezalandırmanın; yani sivil halka misilleme yapmak, liderlerin ve orduların eylemlerinin bedelinin onlara ödetilmesinin yasaklanması ise,
İsrail'in Gazze'de yaptığı; yani sivillerin, sivil yerleşkelerin, hastanelerin vurulması toplu cezalandırmanın tam tanımıdır ve bu bir savaş suçudur.
Ezilen Filistin halkının yanında yer alırken İsrail karşıtlığının, İsrail hükümeti ve ordusuyla sınırlandırılması, protesto ve boykot çağrılarının yahudi düşmanlığına evrilmemesi de çok önemli.
Şiddet iklimine son vermek, bölgede kalıcı barışı sağlamak için başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası kuruluşlar savaşı, katliamı, soykırımı durdurmak adına bir an önce harekete geçmeli!