Zamanın neresindeyiz! Ve Dünya nereye gidiyor? -Ergin Yıldızoğlu

İleriye baktığımda değişimin yönünü ve getireceği yenilikleri ön göremiyorum.

***ForumSağlık2023 etkinliği olarak 22 Ekim 2021’de yapılan söyleşi metnidir.

Yaşadığımız dönemi betimlemek için birçok kavram kullanılıyor. Anksiyete çağı, entropi çağı, Antropocene (Pleistocene, holoscene), olduğunu düşünenler de var.

Son birkaç yıldır geriye dönüp baktığımda, “artık eskisi gibi değil”, “Her şey ne kadar da hızlı değişiyor” duygusuna kapılıyorum. Bazı şeylerin artık “normalleşmeyeceğini” (ne demekse) seziyorum. İleriye baktığımda değişimin yönünü ve getireceği yenilikleri ön göremiyorum. Ve bu duyguların salt benim kuruntularım olmadığının da farkındayım.

Benim kuşağımdan olanların, bu belirsizlik duygusunu 1970’lerde, 1989 olayında, 1997 Asya krizinde sık sık yaşadığını söyleyebilirim. Ancak kendi hesabıma, tüm bunları 2007/8 finansal krizinin perçinlediğine inanıyorum.

Bir taraftan 1987, 1997, 2007 gibi finansal sarsıntılara sahne olan, diğer taraftan 1974’ten bu yana bir türlü önceki 1945-1974 döneminin büyüme hızına, istikrarına geri dönemeyen, birçok alanda hızlı dönüşümlere yol açan bir uzun dönemli istikrarsızlıklar, sarsıntılar süreci var karşımızda.

Bu iki farklı uzunluktaki devinimleri, kapitalizmin kısa ve uzun dalgalarını Marx’ın, Fransa’da sınıf savaşımları, Kapital II ve III’deki, “Artık-değer teorileri” Cilt II’deki kimi saptamalarından hareketle, iki farklı kriz kavramıyla ilişkilendirebiliriz. Biri, belli kısa aralıklarla kendini tekrarlayan iş devrelerinin içinde patlak veren sarsıntılar olarak finansal-ekonomik kriz, ikincisi de uzun dönemli ekonomik, teknolojik, siyasi kültürel dönüşümlerin yaşandığı yapısal kriz.

Marx bu uzun dönemli salınımlar hakkında yazarken kapitalizm henüz bir yapısal kriz yaşamamıştı. O zamandan bu yana kapitalizm, uzun yapısal krizler, uzun toparlanma, dönemlerinden geçti.

1987, 1997, 2007 Finansal krizleri bu son uzun dalga, devinim içinde yaşandı. Ancak, 2007/8 finansal krizinin önemli bir özelliği olduğu anlaşılıyor.

Kapitalizmin yapısal krizini 1980’lerden bu yana yöneten. Neo-liberal küreselleşme modeli, 1997-2007 arasında giderek verimliliğini kaybediyor, sorgulanıyordu, 2007/8 finansal krizi nihayet tükendiğini gösterdi.

Buna karşılık, gündemde henüz yeni bir kriz yönetim modeli yok.

Bu nedenle bu “yapısal krize”, getirdiği tüm teknolojik, kurumsal dönüşümlere karşın bir yeni genişleme dönemine, “geçiş krizi” diyemiyorum.

Bu şimdilik bir geçemeyiş krizidir. Gramsci’nin uyarısını anımsarsak, geçemeyiş krizleri, morbid semptomların, hatta canavarların zamanıdır!

Morbid semptomlar ve canavarlar

Bu geçemeyişin morbid semptomlarını dört başlık altına toplayabiliriz: Ekolojik, politik, patojenik (zoonotic), teknolojik,

Ekolojik olandan başlayacağım. Çünkü bu morbid semptomların başında bence iklim krizi geliyor.

İklim krizinin arkasında Co2 ve metan gaz emisyonları ve insanların ormanları yok etme, çevreyi kirletme eğilimleri var.

Co2 ve metan gaz emisyonlarının tarihsel gelişme eğilimine baktığımızda çok çarpıcı bir resimle karşılaşıyoruz. https://ourworldindata.org/co2-emissions.

Sanayi devrimi başladığında, örneğin 1780’de Atmosfere yıllık Co2 emisyonu, 15.06 milyon ton olarak hesaplanıyor. Bu sayı yüzyıl sonra 1880’de yaklaşık üç kat artarak 42.13 milyon tona yükselmiş. 1950’ye geldiğimizde karşımızda 6.10 milyar ton gibi bir büyüklük var. Co2 salınımı 30 yılda 3 kat artarak 1980’de 19.37 milyar tona yükselmiş. Bu büyüklük, 1990’larda Küresel ısınma sorunun bilinçlere çıkmasına, 1995 Berlin Çerçeve toplantısı, 1997 Kyoto protokolü, 2015 Paris anlaşmasına, hızlanan teknolojik gelişmelere karşın 2019’da yıllık 36.42 milyar tona ulaşmış. 2020’de Pandeminin ekonomi ve ulaşım üzerindeki etkisinin sonucu 31.5 milyar dona gerilemiş. Birikimli olarak bakınca da 1751’den bu yana üretilen Co2’nin yarısından fazlasının son 30 yılda, yapısal kriz döneminde gerçekleştiği görülüyor. Ancak, ABD ve Avrupa ülkelerinin toplam (sanayileşmeden bu yana birikimli) Co2 hacmi içindeki payı 2019’da hala %58 düzeyinde seyrediyordu.

Kısacası, sermayenin, hidro karbon enerjisine dayanarak uluslararasılaşmasıyla ve ardından küreselleşmenin hızlanmasıyla Co2 artışı arasında doğrudan ilişki var. Bunu tersten gelerek de göstermek olanaklı. Pandeminin en güçlü olduğu 2019-20 döneminde az da olsa bir gerileme söz konusu.

Ormanlar gezegenin, Co2 gazını temizleyen ciğerleri. Ancak kapitalizm buna da aldırmıyor.

Bu hafta Glasgow’da COP26 iklim zirvesi var., Brazilya, Arjantin, Avustralya, Japonya, Suudi Arabistan (et kömür petrol, orman), ve OPEC zirveden çıkması olası kararları sulandırmak için lobi faaliyetlerini arttırmışlar. Hindistan “0 karbon” hedefini 2030’dan 2070’3 kaydırdı. BU krizi 200 yıl içşnde dünyanın başına bela eden gelişmiş ülkeler ise uygarlığa olan borçlarını ödemeye niyetli değil. (Uluslararası Rnerji Ajansı-= yılda 4 trilyon dolar gerekiyor- 2015 Paris anlaşmasından bu yana 100 milyar dolarlık taahhütlerini bile yerine getirmediler) (Cop-out 26, kaytarma 26)

İklim krizi aşırı sıcaklar, kuraklık, aynı anda aşırı yağışlar fırtınalar, su baskınları orman yangınları, su-gıda krizleri demek. Bu krizler kaynak savaşlarına ve kitlesel göçlere, sonuç olarak büyük toplumsal istikrarsızlıklara yol açıyor. Ve politik ve patojenik (zoonotic) semptomlarla da yakından ilişkili.

Politik: Bu başlık altında üç kategori düşünebiliriz. (1) Büyük güçler arası dengelerin değişmesi, hegemonya rekabeti. (2) Kaynak paylaşım rekabeti, Yerel savaşlar. İç savaşlar, vesayet savaşları. (3) “Süreç olarak faşizmin” yeniden canlanması.


1. Küreselleşme sırasında sermayenin mekâna kaçarken, yarattığı yeni avlanma alanlarında yeni birikim merkezleri yaratmasıyla, bunların kimilerinin yeni güç merkezlerine dönüşmesiyle ilgili.

Bu bağlamda en önemli gelişme, dünya ekonomisinin ağırlığının doğuya kaymaya başlamasıydı. Bu kayma içinde Çin yeni bir hegemonya adayı olarak yükseldi. Bu yükseliş ABD’nin ekonomik, siyasi ve kültürel alanlarda hegemonyasının gerilemesiyle çakıştı.

 

ABD’nin ekolojik üstünlüğünü koruma, Çin’in ekolojik üstünlüğe ulaşma çabaları arasındaki çelişkinin hareketlendirdiği dinamikler, Hint-Pasifik havzasında bir “Tükdides kapanı” yaratarak, savaş olasılığını güçlendirmeye başladı. (açıkla)

 

Büyük güçler, gıda-su, balık, kereste gibi doğal kaynakların havzalarında etki alanlarını genişletmeye, yeni teknolojiler için gerekli bor, Koltan, neodyum, serium, thoryum gibi minarellerin kaynakları ve piyasaları üzerinde egemenlik kurmaya çalışıyorlar. Bu durum özellikle Afrika’da siyasi karışıklıklara, vekalet savaşlarına yol açıyor. Büyük kitleleri harekete geçirerek göç dalgaları yaratıyor.

 

2. Düzenleyici bir hegemonya merkezi yokluğunda, devletler arası rekabet ortamının, yoğunlaşması ister istemez milliyetçi eğilimlerin, kültür endüstrisi tarafından körüklenmesini getiriyor. Bunlara ek, günümüzde, büyük güç dalgaları ulaştıkları ülkelerin toplumlarında, ırkçılık, yerelcilik, gibi eğilimlerin güçlenmesini kolaylaştırıyor. 

 

“Geçemeyiş” krizinden kaynaklanan, geleceğe ilişkin belirsizlikler, gittikçe artan günlük ekonomik sorunlar, pandemi gibi günlük yaşamın akışını aksatan etkenler, kültürel kargaşa, sorunları ne pahasına olursa olsun çözebilecek güçlü lider arzusunu besliyor. Bu da demagog psikopat siyasilerin iktidara gelme, devlete ulaşma şansını arttırıyor.

Patojenik: Kapitalizmin önceki “yapısal krizi” içinde, küreselleşme, göç dalgaları, yoğun ve hızlı kentleşme döneminde “İspanyol gribi” hızla dünyaya yayılarak ülkeleri kasıp kavurmuştu. Bu pandemi 1918-1921 arasında 500 milyon vaka yarattı 15-30 milyon insanın ölümüne yol açtı. Toplumsal etkileri, İtalya ve Almanya başta olmak üzere birçok ülkede “süreç olarak faşizmin” doğmasına ve iktidara yükselmesine katkı yaptı

Bugünkü yapısal kriz içinde sık sık patlak veren, AİDS, Sars, H1N1, Mers, Ebola, Zirka gibi virüs salgınları var. Bu virüs salgınları, çoğu zaman doğal habitatlar, eko sistemler yıkılırken, insanlar ile vahşi hayvanların yaşam alanlarının çakışmaya başlamasının, doğrudan temasın artmasının sonucunda patlak veriyorlar.

Bunların sonuncusu, Covid 19, küreselleşmenin çok daha ileri olduğu, kentleşmenin hızlandığı bir dönemde, eko sistemlerin tahribatının, kentsel yoğunlaşmanın yarattığı beslenme ve hijyen sorunlarının içinden çıktı; ucuz taşımacılığın küresel ağları üzerinden, hızla yayıldı.

Ancak bu kez daha şanslıydık. Teknolojinin haberleşmeyi, bilimsel araştırmayı hızlandırıcı olumlu etkilerinin sonucu, 1918-21 salgınından farklı olarak hızla, değişik etkinliklerde aşılar üretiledi, pandeminin yayılma hızı izlenebildi, böylece vaka, ölüm sayısını sınırlama şansı doğdu.

Teknolojik: Internet 1990’ların ikinci yarısında günlük yaşamda kullanılacak düzeye geldiğinde büyük bir iyimserlik ve umut kaynağıydı: iletişimi özgürleştirecek, diktatörlerin otoritesini sarsacaktı, toplumları demokratikleştirecekti. Ekonomide riskleri dağıtacak, tedarik zincirleri verimi arttıracak maliyeti düşürecekti.

Başlangıçta ve zaman zaman bunların hepsi oldu ama, aynı zamanda, tam aksi gelişmeler de vardı.

 İnternetin siber uzayı sermaye tarafından parselleniyor ve rant alanına dönüştürülüyordu. Zamanla, insan yaşamını dolaylı olarak programlama olanağı elde eden, Facebook, Google, Amazon gibi dev şirketler oluştu. İnternet, veri madenciliği yoluyla kullanıcı emeğine el koymanın yanı sıra, izleme gözleme teknolojilerinin uygulama alanı haline geldi.

Apple bize akıllı telefon denen şeyi satarak, adeta madde bağımlısına dönüştürmeye başladı. Son yılarda İnternetin üzerinde, küresel interneti parçalama, yakından denetlenen ulusal internetlere bırakma yönünde basınçlar artıyor.

Tedarik zincirlerine, anında Just-in time stok yönetimine gelince, bunlar verimliği arttırıyordu ama aynı zamanda ülkelerin güvenlikleri açısından, özellikle ekolojik üstünlük yarışı içinde, stratejik kırılganlıklar, zaaflarda üretiyorlardı. Riskin dağıtılmasına gelince, 1997’de ama özellikle 2008’de finansal sermayenin küresel hareketlerinin hızlı haberleşmenin başlı başına bir risk kaynağı olduğu ortaya çıktı Bu sürecin bir yüzü.

Öbür yüzünde, ekolojik üstünlüğü, teknolojik rekabette öne geçerek kurma yarışı var. Bu yarış, Yapay Zeka’nın, otonom silahların gelişmesini, uzayı da kapsayan yeni bir silahlanma yarışını hızlandırdı. Bu yarış “Büyük verinin” kitle denetim aracına dönüşmesine yardım edecek biçimde gelişiyor.

Yapay Zeka, özel şirketlerin elinde, toplumsal denetimden uzak, insan denetiminden kaçma ve tüm uygarlık için yaşamsal tehdit oluşturma olasılığıyla birlikte gelişiyor.

Büyük paradoks

Bu morbid semptomlardan kurtulmak, ya da bunları denetim altın alarak yönlendirmek için uluslararası alanda işbirliği ve planlama gerekiyor.

İşbirliği gerekiyor çünkü, bu semptomların hepsi yıkıcı etkilerini küresel çapta ve tüm uygarlığın üzerinde gösteriyorlar. 

Planlama gerekiyor çünkü, bu semptomları denetim altına alacak veya yok edecek çalışmalar uzun ve zorlu bir süreç gerektiriyor.

Nihayet, uygarlığın geleceğini güvenceye almak için gerekli bu iş birliği ve planlama sürecinin katlanılması, paylaşılması gereken sıkıntıları var.

Bu sıkıntılara karşın, kapitalizmin kriz yönetim modeli, aşırı üretim ve birikim sorunlarını aşmaya çalışırken tüketimi hızlandırmak adına çok marazi bir öznellik türü üretmişti. Bu öznellik kişisel hazları maksimize etmek, özveriden kaçmak, hemen şimdi ve burada, tatmin olmak, kendi huzur alanı (küresi) içinde yaşamak istiyordu. Bu huzur alanında kalmak için, işne gelen basit komplo teorilerine sığınıyordu. İklim krizini, pandemiyi reddedenlerin, çoğu kez aynı zamanda ırkçı, milliyetçi, hatta dinci, cinsiyetçi homofobik olması bir rastlantı değil.

Uygarlığın geleceğini güvenceye almak için gereken önlemlerle, bu öznelliklerin gereksinimleri birbirleriyle fena halde çelişiyor. Ortaya aşılması çok zor bir tıkanıklık çıkıyor.


Yorumları görüntülemek için giriş yapmalısınız.