Bir gün içinde, sağlık çalışanlarına yapılan saldırılara ilişkin altı farklı haber önüme düşünce aklım eskilere gitti. Bir yılbaşı nöbetinde yaşadıklarımı anlatacağım sizlere. Nöbetlerde yaşadıklarınızı bu yazının altında bizlerle paylaşmaya ne dersiniz?
HİNDİ DOLMASI
Yılbaşı gecesi 24 saatlik acil nöbeti, 2 hemşire, 1 pratisyen, 1 uzman hekim. Mesleğimim ikinci yılı daha. Bundan 26 yıl önce yani. Saat 24:00 ‘a yaklaşırken klinik şaşırtıcı derecede sakin, ailelerimiz sıcak sıcak yiyelim diye bize yemek getirmiş. Uzmanımız şehrin en iyi restoranından hindi dolma ısmarlamış ki daha önce hiç yememişim. Nasıl güzel görünüyor üzeri bademlerle kaptı filan. Masamızı kurduk, arkadaşım hindiyi kesmeye çalışırken acilin girişinde acı bir fren sesi. İlk minibüs geldi
Dikkatli, özenli ve her seferinde aynı kalitede üretmek zorunda olduğumuz, dahası buna hem etik hem de vicdanı olarak inandığımız kamu görevi yürütücüleriyiz. Candan Coşkun Hocamızın yazısı bu kavramı çok güzel özetliyor. Zekasını ve beden gücünü aynı anda kullanmak zorunda olduğumuz bir alanda çalışıyoruz. Şarkı söyleyerek bulaşık yıkamayı severim ben örneğin ya da masamın başında bilgisayarda bir şeyler okumayı, karalamayı, kahvemi yudumlarken. Hasta başında bu ikisini bir arada yapmak zorundayım ve bu bazen çok yorucu. Zihinler bin bir dertle meşgul bedenler fazla mesai ve angaryalardan harap ki bu dosya tam da bunları tartışmak için var. Neyse, ne diyorduk
İlk minibüs geldi. Patır patır insanlar döküldü içinden, 7’den 70’e. Tüm köy balıktan zehirlenmiş. Bir kamyonet köye getirmiş balığı, onlar da yılbaşı şerefine almışlar. Kusanlar, bayılanlar... onları daha yatırıp anamnez alıp tedaviye başlayamadan ikinci minibüs. Hastalardan yanlış hatırlamıyorsam ikisinin durumu kritik. Diğerleri çok ciddi değil ama damar yolu açıp sıvı vermek, ilaç uygulamak lazım. Her yatakta 3 -5 kişi, balık kokusu hala burnumda.
Acil polisi kapının önünde bir tek hepimiz hastaların başındayız. Hasta geldi dedi polis. Gittim ilk muayene odasına öyle ya burası acil daha kritik bir hastaysa gelen. Karşımda gün boyu fena oluyorum diyerek 4. Kez gelen hasta. İlk üç seferde gereken müdahale yapılmış acil şartlarında. ‘Sana sakinleştirici bir iğne yapalım’ (Tekrar karşımda görünce, canım burnumda zaten sert bir tonda söylemiş olabilirim) Diyerek ilaç dolabına yöneldim.’ Ben iğne istemiyorum ‘diye bağırdı. Seninle mi uğraşacağız, bak içerisi kötü durumda hasta dolu dememle saçlarımın kavranması bir oldu. Fena olan o kadıncağız beni duvara bir savurdu, yüzüm duvara çarptı, gözlüğüm kırıldı.
İşini doğru ya da hakkıyla yapmayan insanların her meslek grubu ve iş kolunda aynı oranda olduğuna inanırım. Bu oran avukatlarda yüzde 10 ise pekâlâ sağlık çalışanlarında da aynı olabilir. Bu sebeple körü körüne, mesleki bir refleksle savunmaya geçmeyi doğru bulmam. Öte yandan; mesela, nüfus müdürlüğünde bilgisayar sistemi çöktüğü için kimliğimi veremeyecek bir memurenin saçını başını yolmayı aklımdan geçirmem ya da ekmek ve süt her gün niye zamlanıyor kardeşim diyerek mahalle bakkalına kafa atmam.
Defolu ürün vermiş kontrol etmeden diye bir tezgahlara ‘maaşını ben ödüyorum’ diye çemkirmem. Hasılı sistemden, siyasi iradenin kararlarından ya da ekonomik modellerinden kaynaklı sorunların sebebi olarak göremem en son halkada yer alanları. Neyse işte. Gözlüğüm kırılmıştı en son.
Polis, hekimler devreye girdi. Bir şekilde gönderildi fenalaşan hasta. Biz döndük diğer hastaların başına. Bu yaşadığım tek fiziksel şiddet. Ne tutanak tutuldu ne bir yere şikayet edildi. Aklımıza gelmedi bunu yapmak. Hastane idaresi bile dönüp sormadı ne oldu diye. Bilmiyorduk herhalde o zaman bunu bize yapmaya kimsenin hakkı olmadığını,20 yaşındayım daha.
Sözel olanın şiddet olduğundan haberimiz bile yoktu. Çok nadir yaşanan olaylar olduğundan belki refleks geliştirememiştik henüz (Örgütlü olduğum sendikaya taşımak aklıma gelmemişti mesela) ya da herkes kendi başına yaşıyor ve baş etmeye çalışıyordu çünkü bu kadar kolay paylaşma imkânımız yoktu. O zaman moda; ’Adın ne senin, yarın haritadan yer beğen’ di. Bugün; ‘Adam ol maaşını ben veriyorum’a döndü. Dönüşen sadece söylem olmadı tabi. Dehşetle izlediğimiz sayısı yüzleri bulan saldırılar ortaya çıktı. Hükümetin son derece bilinçli ve plânlı uygulamaları da bu dönüşüme zemin hazırladı. Bu cüret ve vurdumduymazlığı ne kavrayabiliyor ne de bir yere oturtabiliyorum kafamda. Bu yok sayılma hali koyuyor bana, bize. Yahu ölüyoruz, duymuyor musunuz feryatlarımızı?
Biz sabaha kadar zehirlenen hastalarımızı toparladık bu olay hiç yaşanmamış gibi sabah yeni gelen arkadaşlarımıza nöbeti devredene dek.
Bir soruyla bitireyim yazımı. İşini layıkıyla yapmayana bunun sorulabileceği mekanizmalar bu ülkede mevcuttur. Tanesi 300- 500 dolar diye alınamayan malzemenin yerine kendi imkanlarımızla bir şeyler üreten, aman hasta kalmasın diye bozulan her cihazı en az teknik ekip kadar tamir etmeyi öğrenmiş olan bizler biraz saygıyı hak etmiyor muyuz?
Hindi dolmaya ne mi oldu? Sabahın 7’sinde odaya girebildiğimizde ‘yenmez artık bu’ diyerek çöpe deviriverdi uzmanımız. Her yılbaşı gecesi ve hindi dolması gördüğümde bu olayı hatırlarım. O hasta da beni hatırlıyor mudur acaba?