Sene 2005 idi. 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa “kiralama karşılığı sağlık tesisi yaptırılması” başlıklı, sekiz fıkradan ibaret bir madde eklendi. Sene 2007 idi. Sağlık Bakanlığı teşkilatı içinde Kamu Özel Ortaklığı Daire Başkanlığı kuruldu. Teşkilatın görevi “mevzuatta yazan işlemleri yapmak” olarak belirlendi. Ama mevzuatta “o işin” ne olduğu yazmıyordu. Yani bir tür Saatleri Ayarlama Enstitüsü kuruldu, adı olan birimin işi de peşinden gelir denildi. Koskoca Ahmet Hamdi Tanpınar yanılacak değil ya!
Sene 2011 idi. O zamanlar adı entegre sağlık kampüsü olan şimdilerin meşhur şehir hastaneleri için ilk ihale yapıldı. Türk Tabipleri Birliği ihalelerin iptali için dava açtı. Danıştay da 2012 yılında Etlik, Bilkent ve Elazığ ihalelerinin yürütmesini durdurdu. Gerekçesi ise bizim “enstitünün” el yükselterek kapatılacak hastanelerin taşınmazlarını da ihaleyi alacak şirketlere verivermesiydi. Gel zaman git zaman kanunlar yapıldı, yönetmelikler yapıldı, olmadı tekrar yapıldı, yetmedi hadi bir daha derken geldik bugüne. Artık şehir hastanesi denilince kast edilen nedir, bu hastane ne işe yarar ve neye yaramaz anlaşıldı. Şehir hastanelerinin etrafına örülen ticari alanlar müşterisiz kalmasın diye kapatılan hastanelerin açılması talebi sadece nostaljik bir arzu değil, zorunluluk. Denemeden anlaşılamazmış, denedik, anladık.
Şimdi yeni bir tartışma var; bu hastanelerin 100 Milyar ABD doları civarında olduğu tahmin edilen borçları ne olacak? Bu hastanelere ne yapılacak?
Kimileri kamulaştıracağız, diyor. Kamulaştırmayı “hafif” bulanlar devletleştirilsin, diyor. Onunla da içi ferahlamayanlar el koyalım, diyor ve devam ediyor.
Şehir hastaneleri kamulaştırılmasın! Çünkü, bu sözleşmeler Kamulaştırma Kanununa elverişli değil. Kamulaştırma Kanunu, özel kişilerin elinde-mülkiyetinde olan ve o anda kamu hizmeti ile ilintisi olmayan taşınmazlar için uygulanır. Devletleştirme de kimi farklarla benzeri bir uygulamadır. Bunun dışında, şehir hastanelerini yapan şirketler Dünya Bankasının yatırım sigortası birimi olan MIGA’ya yatırımları için siyasi risk sigortası yaptırdılar. Sigortada tarif edilen siyasi risklerden biri kamulaştırma. Yapılacak işlemin adını “kamulaştırma” koyarsanız o risk gerçekleşmiş olur. Yetmez kamulaştırma işleminin bedel karşılığı yapılması zorunlu olduğundan aslen size ait olanı yeniden satın alırsınız. Yetmez şirketler gider MIGA’dan sigorta bedellerini alır, MIGA’da kendi tahkim birimi aracılığıyla Türkiye’den ödediği sigorta bedelini ister. Üstelik şirketlerin ayrıca yatırım tahkimi için başvuru yapmaları, bu sürecin takibi ve olası riskleri baki kalır.
Prof. Dr. Ali Ülkü Azrak 1976 yılında yayımladığı Millileştirme ve Kamu Hizmeti kitabında bugünün güncel sorunu gibi görünen meseleyi çözmüş. Özel hukuk hükümlerine tabi bu sözleşmelerin satın alınması yani sabit yatırımın değerinin ve karşılığında yapılan ödemenin hesaplanıp aradaki fark ödenerek sözleşmenin sonlandırılması mümkündür. Kaldı ki şirketlerin varsa kusurları bunları tespit edip onlardan tazminat alarak sözleşmenin tek taraflı feshi de mümkündür. Bunların hepsi iyi hazırlık isteyen teknik çalışma, ama ondan önemlisi irade gerektiren süreçlerdir. Benzer tartışmalarda sıkça söylenen “yatırım tahkimine gidersek kaybederiz”, “koca koca şirketler izin vermez”, “dünyayı yönetenler bize neler yapmaz”, “bu paraları eninde sonunda alırlar” gibi öğrenilen ve insanı fikren tembelleştiren beyanların hiçbir karşılığı olmadığını, okuduğum yatırım tahkimi kararlarına da dayanarak söyleyeyim. Dolayısıyla, şehir hastaneleri kamulaştırılmasın demeye bu işlere kafa yoranları davet ediyorum.