Sağlık alanında “100 yıldan öğrendiklerimiz” başlığı altında hiç şüphesiz yüzlerce konu, kurum ve politika örneği tartışılabilir; fakat bunlardan belki de en somut, en güncel ve en yakıcı örnek Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’dür. Modern Türkiye’nin sağlık tarihinde ve sağlık kurumları içerisinde, amaçları ve işlevi açısından özgün bir deneyim olan Hıfzıssıhha Enstitüsü, aynı zamanda Türkiye’de “kesintili” modernleşme, kurumsallaş(a)ma(ma), “kurum kıyımı” ve “kurumsal hafıza” meselelerinin üzerinde ciddiyetle tartışılacağı bir örnektir (1). Üstelik söz konusu kurum, Cumhuriyet’in ilk yıllarında olduğu gibi bugün de geçerli, bir sonraki yüzyıl için de ihtiyaç duyulacak temel bir sağlık meselesine odaklı bir kurum: halkın sağlığını koruma ve iyileştirme.
Bugünlerde sil baştan konuşulmaya başlanan Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü gerçekten neydi? Öğrendiklerimizi hatırlama ve belki ezberlerimizi yeniden sorgulamak bu yazının kapsamını aşabilir ama düşünme ve tartışmaya zemin hazırlayabilmesi umuduyla kısa bir giriş yazısı bu. Kurumun ismini açarak başlayalım.
Refik Saydam
Refik Saydam, evet Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Sağlık Bakanı ama isminin önemi, Cumhuriyet’in ilanının ardından ilk sağlık bakanı olmasından kaynaklanmıyor şüphesiz. 1921-1925 yılları arasında aralıklarla 3 defa ve 1925 yılından 1937 yılına kadar aralıksız olmak üzere toplamda 15 yıl Sağlık Bakanlığı yapan Dr. Refik Saydam’ın bu en kritik 15 yılda geliştirdiği sağlık sistemi, sağlık hizmetlerinin örgütlenmesi, uygulamaya koyduğu sağlık politikaları ve öncelik alanlarını analiz edebilmek için hiç kuşkusuz Ankara’da yeni bir hükümetin oluşmasından önceki duruma, yani Osmanlı Devleti’nin son yıllarına, özellikle de Birinci Dünya Savaşı ve ertesi döneme odaklanmak gerekir. Yani Dr. Saydam’ın 1905 yılında Askeri Tıbbiye’den yüzbaşı rütbesiyle mezun olduğu seneden, 23 Nisan 1920 günü açılan Türkiye Büyük Millet Meclisinin 115 Mebusundan biri olduğu tarihe kadar geçen 15 yıllık hekimlik tecrübesinde gördüğü, tanık olduğu sağlık alanındaki ve sağlık bürokrasisindeki sorunlar ve yetersizlikleri dikkate almadan ya da karşılaştırmaya dahil etmeden şüphesiz ne Saydam’ı ne de kurduğu Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü anlamak mümkün değil.
Burada kısaca şu kadarını özet geçelim: Saydam mezuniyetin hemen ardından, Gülhane Seririyatı (Kliniği) Hastanesi’nde bir yıl zorunlu staj, onun ardından da hastanenin histoloji ve embriyoloji şubesinde 1 yıl muavin olarak çalışıyor. 1908 ile 1920 yılları arasında 2 sene istisna olmak üzere, hemen bütün görevleri farklı askeri hastanelerde, birliklerde ve sağlık bürokrasisinde görevle geçiyor. 1910 yılı Ağustos ayından itibaren 2 yıl süreyle devlet bursuyla Berlin Askeri Tıp Akademisi ve Charité Kliniği’nde çalışıp eğitim görüyor, 1912 yılında Balkan Savaşı’nın patlak vermesiyle yurda dönüyor. 1912-1914 yılları arasında çeşitli askeri birliklerde görev yapan Saydam, bu dönemde başta kolera olmak üzere esas olarak bulaşıcı hastalıklarla mücadelede görev alıyor. I. Dünya Savaşı (1914-1918) süresince Sahra Sıhhiye Genel Müfettişliği Yardımcılığı görevi yapıyor ve Sıhhiye Müfettiş Yardımcısı sıfatı ile 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın maiyetinde Samsun’a çıkıyor (2, 3, 4). Bu tarihten itibaren milli mücadele ve Cumhuriyet’in inşasına gidecek yolun tamamında Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte hareket ediyor: Samsun’dan Havza, Amasya, Erzurum, Sivas ve Ankara’ya uzanan ve 23 Nisan 1920 günü açılan yeni mecliste mebuslukla devam eden süreç.

Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılışından hemen sonra 3 Mayıs 1920 günü Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekâleti (günümüzde Sağlık Bakanlığı) kuruluyor ve Dr. Adnan Adıvar vekil seçiliyor. Ertesi yıl, 10 Mart 1921’de Adıvar vekaletten ayrılınca yerine Dr. Refik Saydam göreve başlıyor. Kısa süren ilk görevin ardından, Cumhuriyet’i ilanının ertesi günü 30 Ekim 1923’de yeniden Sağlık Bakanı oluyor. Yine bir yıllık görev değişiminin ardından bu defa 4 Mart 1925 gününden itibaren 1937 yılına dek aralıksız olarak sağlık bakanı olarak görev yapıyor. Daha esaslı yapılanma bu dönemde, yani Dr. Refik Saydam’ın yeniden Sağlık Bakanı olduğu 1925 yılından sonra ortaya çıkıyor (1).
Saydam’ın 1937 yılına kadar sürdürdüğü bakanlık görevi aynı zamanda erken Cumhuriyet döneminin halk sağlığı politika ve uygulamalarının şekillendirildiği ve sağlık bürokrasinin kalıcı bir biçimde ulusal çapta örgütlendiği dönemdir. Saydam ilk defa sağlık bakanı olarak göreve başladığında toplum, sıtma, frengi, trahom, verem, lepra başta olmak üzere kolera, difteri, tifo, tifüs ve çiçek gibi bulaşıcı hastalıklarla perişan durumdaydı ve mücadele için yeterli kadrolar yoktu. Halk sağlığını doğrudan ilgilendiren bu bulaşıcı hastalıklar konusunda insan gücü yetiştirme, sağlık örgütlenmesini geliştirme ve hukuksal altyapısını hazırlama süreçleri Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam tarafından yönetilerek hayata geçiriliyor (1,2).
Cumhuriyet döneminin sağlık politikalarına şekil ve yön tayin ederek uygulanmasını sağlayan Dr. Refik Saydam’ın 4 Mart 1925 tarihli, kendi el yazısı ile kaleme aldığı 10 maddelik Bakanlık Çalışma Programı incelenecek olursa, sağlık alanında uygulamaya koymayı tasarladığı politikalar ve inşa etmeyi planladığı sağlık kurum ve kuruluşlarının büyük bir çoğunluğunu görev dönemi süresi içerisinde hayata geçirdiği görülecektir (2). Söz konusu tarihte ilan ettiği çalışma programında yer alan 10. madde “Hıfzıssıhha Müessesesi ve Okulu açmak”tır. Bu hedef, 1928 yılında Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi’nin açılması, 1936 yılında ise Hıfzıssıhha Okulu’nun açılması ile gerçekleşmiştir.
Evet, Cumhuriyet’in en kritik döneminde sağlık bakanlığı yapan Dr. Refik Saydam’ın tasarlayıp uygulama koyduğu sağlık alanındaki temel politikaların çerçevesi böyle; gelelim konumuz olan ve Refik Saydam’ın adını da taşıyan Hıfzıssıhha’ya.
Hıfzıssıhha
Arapça hfz kökünden geliyor hifz sözcüğü, anlamı “koruma, saklama, muhafaza etme” demek. Yine Arapça shh kökünden gelen sihha(t) ise “sağ olma, sağlıklı olma, sağlık” demek. Bu iki sözcüğün birleşiminden oluşan “hıfzıssıhha”, sağlığın korunması, daha geniş ifadeyle “insan sağlığını korumak için bedenin ve içinde yaşanan çevrenin sağlık şartlarını inceleyen, buna göre tedbirler alan ve bu çalışmalardan bahseden bir hekimlik kolu” yani bugünkü deyimle “halk sağlığı”.
Enstitü-Merkez-Müessese-Kurum
Latince kökenli ve Fransızcası insitut, Türkçe’ye enstitü olarak geçmiş. Bilimsel araştırma, inceleme ve yayın yapmak üzere kurulan veya belli bir alanda uzmanlığa dayalı olarak faaliyet gösteren kuruluş.
İki dünya savaşı arası dönemde, pek çok Avrupa ülkesinde halk sağlığı ve bulaşıcı hastalıklara odaklanan Hijyen Enstitüleri kuruluyordu. 1922 yılında Kimyahane, Bakteriyolojihane, Kuduz Tedavi Müessesesi ve Sıhhi Müze bir araya getirilmiş ve ismi İstanbul Hıfzıssıhha Müessesesi olan kurum bünyesine dahil edilmişti. Ankara’da ise yeni bir hıfzıssıhha enstitüsü kurma planı 17 Mayıs 1928 günü Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi ile gerçekleştirildi. Dönemin diğer enstitüleri gibi bu kurumun da esas kuruluş amacı, halk sağlığı alanında bilimsel gelişmelerin izlenerek halk sağlığı koşullarının düzeltilmesiydi (1). Bununla birlikte kurumun, Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenecek konularda görüş bildirme, aşı ve serumlar üretme, ilaç kontrollerini yapma gibi görevleri tanımlanmıştı. Dönemin en önemli sağlık sorunu olmaya devam eden salgın hastalıklarla mücadele için alanında uzman bir ekip ve tesisler oluşturulmaya başlanmış; İstanbul’da bulunan Kimyahane ve Bakteriyolojihane, Merkez Hıfzıssıha Müessesesi’nin alt birimleri olmak üzere, 1928 yılında Ankara’ya taşınmıştı.
Erken Cumhuriyet döneminin en önemli sağlık kurumlarından biri olan Merkez Hıfzıssıha Müessesesi’nin Bakteriyoloji, Kimya, İmmünobiyoloji ve Farmakodinami şubeleri oluşturulmuş 1928 yılından itibaren, Kimyahane ve Bakteriyoloji Binası, Serum Müessesesi, Hıfzıssıhha Okulu gibi yeni birimlerin inşa edilmesiyle 1930’lar boyunca gelişimini sürdürmüştür. (3, 4, 5).
Bu dönemde, Sağlık Bakanlığı’nın sıtma, frengi, trahom, tüberküloz ile mücadele için taşra örgütlenmelerini gerçekleştirmesi, gezici ekipler kurulması ve ücretsiz ilaç dağıtımı gibi müdahalelerle bulaşıcı hastalıklar konusunda ciddi bir başarı elde edilmiştir (1). Dr. Refik Saydam’ın ölümünden sonra, isminin anısına 1942 yılından itibaren Refik Saydam Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü olarak anılan kurum bünyesinde 1931-1950 yılları arasında, BCG başta olmak üzere, tifüs, çiçek, boğmaca, enflüanza aşıları, kuduz aşısı, serumu ve akrep serumu üretimi gerçekleştirilmiştir (4, 6). Bu aşıların bir kısmı, özellikle kolera aşısı, talep halinde ihtiyaç duyulan ülkelere gönderilmiştir. 1938 yılında ciddi bir kolera salgınıyla başa çıkmaya çalışan Çin’e 1 milyon doz kolera aşısı hibe edilmiş (7), Yunanistan, Suriye, Irak gibi ülkelere tetanos ve difteri serumları gönderilmiştir (3). 1950 yılında, Enflüanza Laboratuvarı, Dünya Sağlık Örgütü tarafından Uluslararası Bölgesel Enflüanza Merkezi olarak tanınmış ve enflüanza aşısı üretimine başlanmıştır. Kurumun diğer önemi ise, halk sağlığı ve bulaşıcı hastalıkların yönetimi konusunda veri toplama, derleme, analiz teknikleri, haritalama çalışmaları gibi istatistik ve metodoloji alanında yaptığı çalışmalardır.
1950-60 yılları arasında bulaşıcı ve salgın hastalıklarla mücadele kapsamında kolera, tifüs, boğmaca ve çiçek aşıları üretimine ve geniş ölçekli aşılama çalışmalarına devam edilmiş, 1960 yılından sonra ise, Dr. Nusret Fişek’in öncülüğünde sağlık hizmetlerinin ülke genelinde sosyalleştirilmesi planlanmıştır (1). Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü ilerleyen yıllarda çeşitli nedenlerle güç kaybetmeye başlamış, kurumun teşkilat yapısı her ne kadar kanunen değişmemiş olsa da pratikte çok şey değişmiştir. Enstitünün uzun yıllar boyunca siyasi müdahaleler ile personel yapısı ve sayısı değişmiş, personel sayısı artarken verimlilik tersine düşmüştür (5). Özellikle 1980’li yıllardan itibaren sağlık alanında yürütülen politikalar genel olarak sağlığın devlet tarafından denetlenmesi ve planlanması, özel sektörün teşvik edilerek alanda daha aktif yer almasının sağlanması doğrultusunda şekillenmiştir. 1983 yılında ismi Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı olarak değiştirilen enstitüye bağlı aşı üretim tesisleri 1997 yılında faaliyetlerini durdurmuş, 1999 yılında ise aşı üretim tesisleri kapatılmıştır. Kuruluşundan itibaren doğrudan Sağlık Bakanı’na bağlı bir kuruluş olan Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı, 2011 yılında ismi dahil olmak üzere kapatılmış ve Türkiye Halk Sağlığı Kurumu adıyla bakanlığa bağlı yeni bir kurum açılarak görevlerin bir kısmı bu kurum içerisinde dağıtılmıştır (1).
Refik Saydam Hıfzıssıha Enstitüsü
Robert Koch Enstitüsü (kuruluş 1891) ve Pasteur Enstitüsü (kuruluş 1887) örneklerinde olduğu gibi kamu desteğiyle teşvik edilen, özerk ve bilimsel açıdan özgür, uzun vadeli araştırmaların gerçekleştirilebildiği bir kurum ve kurum ortamının niçin Türkiye’de sağlanamadığı sorusu, detaylıca tartışılırsa sanırım sağlık alanında yüzyıldan öğrenebileceğimiz en ciddi ders olabilir. Şimdilik şu kadarını söyleyebiliriz: Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün yıllar geçtikçe başlangıçtaki temel amaçlarından, işlevlerinden uzaklaştığı ya da uzaklaştırıldığı, kısa vadeli ve yıkıcı etkileri olan dar siyasi hesaplarla heba edildiği görülmektedir. 83 yıl ayakta kalan Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün ciddi bir reform ile işlevselliğini artırmak, kapasitesi ve etkinliğini geliştirmek için kapsamlı, uzun vadeli, stratejik politikalar üretmek yerine kurumun görevlerini parçalar halinde diğer birimlere dağıtarak, ismi dahil olmak üzere 2011 yılında kapatılması, sadece kamu yönetimi açısından değil, kurumsal bir salgın hafızası imkanını da ortadan kaldırdığı için yaşamsal önemde bir hatadır.
Covid-19 pandemisi ile birlikte Türkiye’de bulaşıcı hastalıklara ve salgın yönetimine odaklanmış bir kurumun olmadığı ve aşı üretiminin bulunmadığı, bu amaçla kurulan Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün ise 2011 yılında kapatıldığı geniş bir kamuoyu tarafından öğrenildi, hakkında epeyce tartışma yapılarak, çeşitli yazılar kaleme alındı. Geçtiğimiz aylarda ise, yani enstitünün kapatılmasından 11 yıl sonra devleti yönetmeye devam eden iktidar (aynı parti, sağlık bakanlığı ve cumhurbaşkanlığı) bu defa Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün (yeniden) açılacağını ve aşı üretimine başlanacağını duyurdu (8, 9, 10). “Yeni Hıfzıssıhha Projesi”nin Sağlık bakanlığı öncülüğünde “Hıfzıssıhha-Türkiye Aşı ve Biyoteknolojik Ürün Araştırma ve Üretim Merkezi” ismiyle faaliyet göstermesinin planlandığı açıklandı. (10).
Sonuç
Son olarak, söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama hafıza sözcüğü de hfz kökünden geliyor, “toplumsal unutmanın panzehiri hafızadır” diyebiliriz ve elbette toplumsal hafızadan çok daha kıymetlisi, toplum içinde kuşaktan kuşağa aktarılan ortak bir kurumun hafızasıdır, yani kurumsal bir hafıza.
Sağlık alanında yüzyıldan neler öğrendik sorusuna, bir tıp tarihçisi olarak şimdilik Hıfzıssıhha tartışması özelinde, verebileceğim iki kısa yanıt ile noktalıyorum:
***Hıfzısshha binası. Ankara Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi, Bakteriyoloji ve Kimya Muayene ve Tahlil Şubesi Binası, (Kaynak: Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti, 1933)
Kaynaklar