İlk insanlar bir dalın sertçe çarpması ya da bir hayvanın keskin dişleri ile bedenlerinin bütünlüğü bozulduğunda, ilk panik ve korku anlarını geride bıraktıklarında, çevrelerinde buldukları ilk şeyle, muhtemeldir büyükçe bir yaprak, kanayan alanı kapamıştır sanırım. Hele de kanayan alandaki yaprağın üzerine biraz kuvvetlice bastırınca kanın daha kısa sürede durduğunu görünce eminim çok sevinmişlerdir. O dönemlerden Antik Yunan’daki sağlık kavramına ulaşıncaya kadar böyle birçok deneme yanılma gerekmiştir. Daima insanın bedeninde bir şekilde meydana gelen bir sorunla uğraşılmıştır. Bu yüzden olsa gerek, insanlar yüzyıllar boyunca sağlığı bedenlerindeki bir sorun, yani hastalık üzerinden tanımlamıştır. Antik Yunan’da ise insan sağlığına ilk kez bedenin yanında ruhun da iyilik hali eklenmiştir. Bir de toplumun sağlığı için sağlıklı insanlardan oluşması gerektiği fikri benimsenmiştir. Platon meşhur “Diyaloglar”ında “sağlıklı bir zihin için sağlıklı bir vücut” gerekliliğini, bu ikisinin de sağlıklı bir toplum için ön koşul olduğunu belirtmiştir. Büyük düşünürün öğrencileri ve sonraki dönemlerin hekimleri bu koşullara çevrenin önemini de eklemişlerdir. Bugün hala meslek andımızı atıfta bulunduğumuz Hipokrat ek olarak, bireyin doğarken sahip olduğu özellikler ve yaşamını sürdürürken yapmış olduğu davranışların önemine dikkat çekmiştir. Orta çağın karanlığında antik dönemler ile ilgili ne varsa çok derinlere saklanmıştır. Pagan inanışların pek çoğu kötü ya da iğrenç bir konuyu temsil eden sembollere dönüştürülmüştür. Aydınlanma hareketi, yüzyılların birikimi olan bilgileri bir kez daha gün yüzüne çıkarmıştır. Hemen sonrasındaki Sanayi Devrimi ise sağlığı başka bir boyuta taşımıştır. Büyüyen makine çarkların sağlıklı işçiye gereksinimi arka arkaya yayımlanan raporlarla ilk kez çalışma ortamının da dahil olduğu bir bütün olarak yaşanan çevreyi ve yaşam koşullarını sağlığın en önemli belirleyicisi olarak ortaya koymuştur.
İnsanlığın büyük bir yıkım yaşadığı ve sonrasında daha iyi bir dünya için harekete geçtiği İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde sağlık da en önemli insan haklarından biri olarak karşımıza çıkar. Bu dönemde oluşturan örgütlerden biri olan Dünya Sağlık Örgütünün sağlık tanımını hala önemini korumaktadır.
Dünya Sağlık Örgütünün Anayasasında sağlık, sadece hasta veya sakat olmama hali değil, fiziksel, ruhsal ve sosyal açıdan iyi olma hali olarak tanımlanır. Bu Anayasa’da en az bu tanım kadar önemli bir konu da sağlığın temel bir insan hakkı olduğunun belirtilmesidir. “Erişilebilecek en yüksek düzeyde, sağlıktan yararlanmak, ırk, din, politik inanç, ekonomik ve sosyal koşullar gözetmeksizin her insanın temel haklarından biridir.” ifadesi benzer şekilde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde de yerini alır.
Günümüzde Dünya Sağlık Örgütünün tanımı, sağlığı günlük yaşamla ilişkilendirmediği ve erişilmesinin olanaksızlığı nedeniyle eleştirilse de en geçerli tanımdır. Daha da önemlisi sağlığın en temel insan haklarından biri olarak kabul edilişi çok önemli bir dönüm noktasıdır. Sağlığın bir hak olarak kabul edilmesi ile birlikte okunduğunda kanımca sağlık tanımı daha da netleşmektedir. Bireyin içinde yaşadığı toplum ve yaşadığı çevrenin etkisi ile sağlık, sadece bireyin ve sağlık çalışanlarının sorumluğu olmaktan çıkmış, insanın sağlıklı bir çevre, güvenli bir ortam ve bir insan-mavi kürenin bir parçası- olarak hak ettiği saygının sağlandığı bir konumda ancak sağlıklı olunabileceği kabul edilmiştir.
Bu gelişmeyi sağlayan en önemli dönüm noktası sağlığa hak temelli yaklaşımdır. Bunu güvence altına almak için, uluslararası mevzuat sonrasında ulusal mevzuatta da açık şekilde tanımlanması gerekmiştir. Ülkemizde de benzer şekilde 1960 Anayasasında bu hak ve devletin sorumluluğu çok güçlü bir şekilde yer almıştır. 1982 Anayasamızda bu konuda devletin sorumluğunda bir geri çekilme söz konusu olsa da çevrenin önemine yer veren ifadeler değerlidir.
Sağlık hakkı konuşulurken sağlık hizmeti hakkından bahsedildiğinin yanılgısına düşmemek gerekir. Sağlık hizmetleri, bu geniş kavram için sadece küçük bir bileşendir. Kişinin ya da toplumların sağlığı sadece sağlık hizmetlerine bağlı bir durum değildir ya da başka bir deyişle sadece sağlık hizmetlerini iyileştirerek sağlanamaz, geliştirilemez. Kişinin yaşadığı toplumun yaşam olanaklarına, zenginlik ya da yoksulluk, özgürlük ve eşitsizliklerin durumuna, toplumsal cinsiyet sorunları ya da eğitim düzeyine gibi birçok konuya bağlıdır. Sağlıklı ve yeterli bir gıda alınamadığında ya da kadın olmak nedeniyle sağlık hizmetine ulaşmak engellendiğinde ya da sağlıksız bir çevrede kirli havayı solumaya mahkûm edildiğinde sağlıktan bahsetmek mümkün değildir.
Sağlık hakkı, sosyal, ekonomik, kültürel ve politik bileşenleri ile ele alınmalıdır. Bu haliyle de, devletin ya da yönetenlerin sorumluluğu en önemlisidir. Birey, sağlık çalışanları ve toplumun tüm bileşenlerinin de sorumluluğu vardır. Bu sorumluluğun anlaşılması, sağlık hakkının tüm politikalarla ilişkilendirilmesi nihayetinde sağlık sisteminin iyileştirilmesinde de çok etkili bir araç olarak işlev görecektir.
Birleşmiş Milletler Binyıl Kalkınma Hedefleri üzerine inşa edilen Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinden 3. Hedef doğrudan sağlıkla ilgilidir. Kalan diğer 16 hedeften sağlıkla ilgili olmayan ise yoktur. Çünkü bir bütün olarak yoksulluğun ortadan kaldırılması, eşitsizliğin giderilmesi, gezegenimizin korunması ve tüm insanların barış ve refah içinde yaşamasının sağlanması sağlık hakkının biricik anahtarıdır.
“Çok uzakta öyle bir yer var
O yerlerde mutluluk var
Paylaşılmaya hazır
Bir hayat var”
Ahmet Kaya
***Pınar Okyay
Prof. Dr., Aydın Adnan Menderes Üniversitesi
Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı