Prof. İskender Sayek ile tıp eğitimi - 1

Tıp Fakültesi sayısının artması, tıp eğitimi niteliğini doğrudan etkileyecek bir noktadır.

“Ben görür müyüm bilmem,

iyi olmayanlar kapanacak”

TTB Eğitim Kolu Başkanı, Bilim Akademisi Onursal Üyesi, Hacettepe Üniversitesi’nden emekli Prof. Sayek, Türkiye’de tıp eğitimi denince ilk akla gelen isimlerden. ForumSağlık2023’ün Sağlıkçılar dosyası moderatörü Dr. Naki Bulut’la birlikte, Prof. İskender Sayek ile tıp eğitimini konuştuk. 

İskender Bey, tıp fakültesi birinci sınıf öğrencilerine ilk derste muhakkak söylediğiniz bir kural, uyarı veya anlattığınız bir şey var mıdır?

İ.S.- Tıp fakültesinin ne olduğunu, hekimliğin ne olduğunu, sağlığın ne olduğunu birinci günden hatırlatacak etkinlikler yapmak gerekir diye düşünüyorum. Aktif öğretim üyeliğim sırasında öğrencilerle ilk buluşmamda genellikle hekimlikten, hekimin toplumdaki yerinden, temel yetkinliklerinden bahsederek bunu yapmaya çalışırdım. Ama tabii her öğretim üyesinin kendine göre bir yolu vardır ve öğrencilerle farklı biçimlerde etkileşirler.

İyi hekimi nasıl tarif edersiniz? 

İ.S.- İyi hekimliği mesleki sorumluluklar üzerinden tanımlayan bir kişiyim. Son dönemlerde özellikle profesyonelizm veya profesyonellikle ilişkilendirilerek tanımlanmaya çalışılıyor, ki bence de uygun gerçekten. Ben iyi hekimliğin temel felsefesinin iyi insan olmaktan geçtiğini savunan biriyim, yani iyi hekim olmak istiyorsak önce iyi insan olmamız lazım. İyi hekimin temel özelliklerine de bakınca toplum sağlığını önceleyen, kendi hırslarına gem vurabilen, fedakâr, dürüst, mesleğini seven, diğer meslektaşları ve sağlık çalışanlarıyla ekip üyesi olarak ortak çalışabilen ve etik ilkelere uyan kişi olması lazım. Biz genellikle iyi hekimliği sadece etik ilkelerle ilişkilendirerek tanımlardık eskiden ama çok daha geniş bir perspektifle, mesleki sorumluluklar üzerinden yapılırsa o zaman iyi hekimliğin farklı özellikleri ortaya çıkar.

Eğitimde iletişim becerilerini öne çıkarıyorsunuz, bu amaçla tıp fakültesi öğrencilerine ilk üç yılda hasta görüşmesi eğitimi verilmesi çabanız oldu ve bu sonuca da vardı, bildiğim kadarıyla. Bunları biraz açabilir misiniz?

İ.S.- Hekimlikte iletişim giderek artan biçimde önem kazanan bir yetkinlik diye düşünüyorum. Meslektaşlarla, farklı sağlık çalışanlarıyla, hasta sahipleriyle, hastalarla ilişki kurma gibi çok farklı düzeylerde iletişimin önemli bir rol oynadığı bir meslek hekimlik. Özellikle de hasta-hekim ilişkilerinin temel öğesi bence iyi iletişim kurabilmektir. 

Tedaviyi etkileyen bir şey midir?

İ.S.- Tabii. İyi iletişim kurabilen hekimin tedavi sonuçları her zaman daha iyi olur. Hasta daha güvende hisseder kendisini ve sonuçlar da daha iyi olur. Hakikaten çok önemli bir noktaya işaret ettiniz. Özellikle son yıllarda tabii bilişim teknolojisinin çok ön plana çıktığı bir ortamda bu ilkemizin daha da önemli olduğu ortaya çıktı diye varsaymak lazım. 

BEŞ DAKİKADA İYİ İLETİŞİM KURULAMAZ

Bilişimden bahsedince hemen şunu sormak isterim: Şimdiki uygulamada MHRS (Merkezi Hekim Randevu Sistemi) üzerinden randevu alınıyor ve hekimin hasta bakma süresi beş dakikaya indirildi. O beş dakikalık süre iyi iletişim için yeterli mi?

 

İ.S.- Değil. Çok kısa ve öz cevap vereyim, beş dakika hiçbir zaman yeterli olmaz. Dünya Sağlık Örgütü’nün yıllar önce ortaya koyduğu temel nokta, bir hekimin bir hasta ile en az 20 dakika görüşmesi gerektiği şeklindedir. O da tabii biraz önce söylediğimiz, insanlararası o iletişimi sağlayabilecek bir süre. Beş dakika içerisinde gerçekten iyi iletişim kurabilmek kolay değil ve mümkün değil. Bilişim teknolojilerinin tıpta kullanılmasının bence en büyük zararlarından biri hasta-hekim ilişkilerinde iletişimi daha sınırlı hale getirmiş olmasıdır. Bunun da önüne geçmemiz lazım diye düşünüyorum açıkçası, iyi hekimlik adına.

Ne önerirsiniz? Nasıl bir yöntem izlenmeli?

 

İ.S.- Teknolojiyi mutlaka kullanmamız lazım, o ayrı bir iş. Yaşadığımız bu çağda teknoloji olmadan hekimlik yapmak mümkün değil. Ancak teknolojinin hastayla hekim arasına girmesini önlememiz lazım. Rasyonel, akılcı ve hasta-hekim ilişkilerini daha iyiye götürecek bir araç olarak kullanmamız lazım, amaç olarak görmemeliyiz. 

Benim hastaya dokunma dediğim bir nokta var, hastaya dokunabilmemiz için bu iletişimi üst düzeyde yapabilmek ve hastanın sizi daha iyi anlamasını sağlamak gerekir. Hastaya dokunmadan bu işleri yaparsak amacımıza ulaşamayız demektir, iyi hekimlik adına. 

Dokunmak derken yüz yüze gelip temas etmek mi, kalbine dokunmak mı?

İ.S.- Hepsi. Elinizi hastanın omzuna koymanız bile bence farklı bir etki yaratabilir. Benim söylemek istediğim hem manevi hem maddi dokunma. Hastayla kurulan temasın farklı biçimde oluşmasına yardımcı olur diye düşünüyorum.

Mezuniyet öncesi tıp eğitiminde şu anda Türkiye’deki durumu ortaya koyalım isterim. Tıp fakültesi sayısı her geçen gün artıyor, farklı kaynaklarda farklı sayılar var ama 120’nin üzerine çıktı, 6 tane de yurtdışında gözüküyor. Bu kadar tıp fakültesi olması hayırlı mıdır ya da iyi ve kötü yanları neler?

İ.S.- Bu kadar tıp fakültesine ihtiyaç var mı diye sorgulamak lazım önce. Ben ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum, her yerde de bunu savunan bir kişiyim. Sayısının artması, tıp eğitimi niteliğini doğrudan etkileyecek bir noktadır. Nitelikli öğrenciden tutun, nitelikli öğretim üyesinin bulunmasına, programın niteliğini etkileyecek kadar önemli bir faktör. Tıp fakültesi sayısı açısından Türkiye Avrupa’da birinci sırada, dünyada da ilk beşe giriyor. Nüfus sayısına düşen tıp fakültesi sayısına bakınca ilk üçte. Uluslararası normlara göre 1.5-2 milyon nüfusa bir tıp fakültesi düşmelidir. Bugün Türkiye 90 milyon diyelim. En son benim baktığım fakülte sayısı 125’ti, sonradan 128’e çıktığını öğrendim. Bugün YÖK sayfasından öğrenci alan tıp fakültesi sayısına baktım -çünkü öğrenci almayanlar da var- öğrenci alan Türkiye sınırları içinde 116. Demek ki 10 civarında tıp fakültesi öğrenci almıyor, ismi var ama almıyor. Neden, bilemiyorum. Uluslararası normlara göre nüfusa oranla bakıldığı zaman Türkiye’ye fazla gelir. 

DAHA AZ ÖĞRENCİ, DAHA İYİ EĞİTİM

Buna göre öğretim üyesi sayısı nasıl, yeterli mi?

 

İ.S.- Türkiye’de öğretim üyesine düşen öğrenci sayısı ortalama yedi civarında. Ama bazılarında 4’e, 3’e düşebiliyor veya 20’ye çıkabiliyor. Temel bilimler açısından bakınca öğrenci sayısı 20’ye çıkıyor, çünkü öğretim üyesi sayısı az. Klinikte sayı düşüyor. Siz bir öğretim üyesiyle vizit yaparken 15-20 kişiyle hasta bakıyorsanız nitelikli bir eğitimin verilmesi mümkün değil. Bir öğretim üyesine düşük sayıda öğrenci olması lazım, beş, altı, yedi kabul edilebilir ama hasta başındayken o bile fazla olabilir ve amacına da ulaşmayabilir. 

Ancak tıp eğitimini etkileyen bir ikinci faktör de öğrenci sayıları. Türkiye’de bugün yılda 15-16 bin öğrenci tıp fakültesine başlıyor. Orada da bir yığılma var. Tıp fakültelerinin altyapı ve olanakları göz önünde bulundurularak bu sayıların belirlenmesi ve daha az tıp öğrencisinin gelmesi eğitimin niteliğini olumlu etkileyecektir diye özellikle belirtmek isterim. 

Naki Bulut – Hocam, söylediklerinizden şunu anladım. Hükümet, tıp fakültelerini güçlendirerek eğitimin niteliğini arttırmak yerine sayısını arttırmaya yönelik bir politika yürütüyor son yirmi yılda. Hükümet bundan ne umuyor?

İ.S.- Spesifik olarak tıp fakültelerinden beklentilerini değerlendirmek çok kolay değil ama muhtemelen hedef olarak konulan hekim sayısını yetiştirmek için tıp fakültelerinin sayısını arttırmak düşünülüyor. Yani Türkiye’de hekim sayısının belli bir orana gelmesi için fakülte açarak kontenjanı arttırmak. Bir diğer etken de ben üniversiteleşme diyorum, üniversiteleşmeye karşı gibi değerlendirilmesin bu söyleyeceklerim, tabii ki üniversite sayısının artması çok önemli. Bugün 200'ün üzerinde üniversite var Türkiye’de. Üniversitelerin sayısının artması tıp fakültesi sayısını da arttırıyor. Çünkü tıp fakülteleri bir üniversite için özelliği olan, özellikle de döner sermayesine önemli katkı sunan ve toplumdaki saygınlığını arttıran kurumlar. Onun için üniversiteler açıldıktan sonra, başlangıçta olmasa da belli bir süre sonra tıp fakültesi açmaya karar veriyor ve sayı giderek artıyor. Yani genel politika çerçevesi içerisinde tıp fakülteleri de giderek artıyor. Bir diğer artış nedeni de son dönemlerde özellikle vakıf üniversitelerinin sayısının artması ve vakıf üniversiteleri içerisinde de tıp fakültelerinin artması. Bunlar tıp fakültesi sayısını arttıran faktörler olarak görünüyor. 

OTUZ YILDA BİR ÖNEMLİ DEĞİŞİMLER 

 

Türkiye’deki tıp eğitimini başlangıçtan itibaren ya da Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana dönemlere ayırırsanız nasıl bir tablo çıkar ortaya? 

İ.S.- Dünyada da böyle, tıp eğitiminin tarihsel dönüşümü veya değişimi dönemlere göre belirlenir. Türkiye’de de özellikle Cumhuriyet döneminde, önce İstanbul Üniversitesi tek başına tıp fakültesine sahipken daha sonra Ankara Üniversitesi eklendi, sonra Ege Üniversitesi’nin kurulması ve 1960’larda beş kadar tıp fakültesi var. O döneme kadar olan eğitim daha çok Alman ekolünün etkisiyle, özellikle Atatürk döneminde nazi Almanyası’ndan kaçıp gelen hekim öğretim üyelerinin etkisiyle daha çok disipline dayalı olarak yürütülüyordu. 1960’larda, tam tarih olarak söyleyeyim 1963’te Hacettepe Tıp Fakültesi’yle birlikte farklı bir misyon ve amaçla daha güncel bir eğitim uygulamak için, disiplinler üzerinden tıp eğitimi verilmesi yerine, sistemler ve organlar üzerinden verilmesi gündeme geldi. Üniversite reformu 1933 olarak kabul edilirse otuz yıl sonra Hacettepe yeni bir çığır açıyor, o da bir otuz yıl kadar sürüyor, o dönemde açılan tıp fakültelerinde disiplin temelli eğitimin yanında sisteme ve organa dayalı tıp eğitimi verilmeye başlanıyor.

Sizin de Hacettepe’de eğitime başladığınız dönem galiba?

İ.S.- Ben ikinci sınıfındanım Hacettepe’nin. Üst sınıflar bize “ikinci sınıf” derdi. Sonraki gelişme, bence önemli bir kilometretaşı, 1993’te Dokuz Eylül Üniversitesi’nde probleme dayalı öğrenme, aktif öğrenme girdi. Ondan sonra Pamukkale ve 19 Mayıs Üniversitesi tıp fakülteleri de eğitim programının tümünü probleme dayalı yürütmeye başladı. Fakat öğrenci sayısının giderek artması niteliği doğrudan etkiliyor. Bugün ise yine dünyadaki değişime paralel olarak daha çok çıktı temelli, ürünün temel özellikleri tanımlanarak, mezunun özelliklerinin belirlenmesiyle çıktı temelli bir tıp eğitimine doğru gidiş var.

Ne demek ürün?

İ.S.- Mezun yani, tıp fakültesi için hekim. Türkçe karşılığı maalesef yok. Çıktı kelimesini de sevmiyorum ben, çünkü biraz daha ticari metayı çağrıştırıyor. Halbuki burada söz konusu olan insan. Ürünü, sonucu mezun olarak tanımlamamız insana değer vermeyi sağlıyor. 

Bugün Türkiye’de tıp fakültelerinde genellikle entegre eğitimin hakim olduğu bir sistem ve organa dayalı, probleme dayalı öğrenmeyle desteklenen bir hibrit modelle yürütüldüğünü görüyoruz. Türkiye’de yaklaşık olarak otuz yılda bir çok önemli değişimlerle bugüne geldik. Ancak son dönemlerde bu değişimin çok daha hızlı bir biçimde olduğunu söyleyebiliriz.

İNGİLİZCE EĞİTİMDE KARAR DÖNEMİ GELDİ

Naki Bulut - Bu aşamada bence yabancı dilde tıp eğitimini konuşmak gerekiyor. Ben de yabancı dilde tıp eğitimi alan üçüncü dönemim. Hacettepe’de yabancı dilde tıp eğitimini onaylayan ve onaylamayan hocalar vardı. İskender Hoca da derslerimize girdiğine göre onaylayan hocalarımızdandı. Siz ne düşünüyorsunuz, bu politika istenen sonucu verdi mi?

İ.S.- Sevgili Naki, senin zamanındaki Türkiye’de yabancı dilde tıp eğitimi bir tek Hacettepe’de vardı. Daha sonra Cerrahpaşa ikinci program olarak ve Marmara Üniversitesi İngilizce eğitimi yürütmeye başladı. Bugün 30’a yakın fakültede İngilizce tıp eğitimi yapılıyor, daha doğrusu 30’a yakın program İngilizce yürütülüyor. Ben bu kadar İngilizce tıp eğitimi programına ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum. Hekimlerin iyi İngilizce öğrenmeleri mutlaka gerekir, bugünkü koşullarda. Bilimsel bilgilere ulaşmak, yayınları izleyebilmek, kendisini geliştirmesini sağlamak, bugün evrensel bir dil olarak her hekimin, her tıp öğrencisinin bence iyi İngilizce bilmesi çok önemli. Ama bu İngilizce tıp eğitimi vermekle olmuyor. Bunu daha önceden halletmemiz lazım. Üniversiteden önce lisan yetkinliğini kazanarak öğrencilerin gelmesi gerekir. Tabii 3-5 sayı belirlenebilir, sayı üzerinde durmak istemiyorum, birkaç program İngilizce olarak yapılabilir, özellikle uluslararası öğrencilerin gelebileceği, Türkiye’deki kültürü özümsemesini sağlayacak bir araç olarak kullanılması gibi yaklaşımlar olabilir ama bu kadar fazla sayıda olunca bence niteliği etkiliyoruz bu sefer. İyi düşünmemiz gerekir. Ben hep şunu savunuyorum, bugün bizim belki oturup İngilizce tıp eğitiminin nereden nereye geldiğini ve ne yapmamız gerektiğini düşünmemiz lazım. Bir karar dönemi geldi diye düşünüyorum. Ana dilde eğitim, az önce konuştuğumuz iletişim becerileri açısından da önemli. Toplumla daha iyi ileşitim kuracak kendi dilinde hekimlerin de yetişmesini sağlamamız lazım.

Şu anki tıp eğitimini değerlendirdiğinizde sizin gördüğünüz en büyük eksik ya da yanlış nedir? Olumlu yanları var mı?

İ.S.- Olumlu yönleri olduğunu özellikle belirteyim. Açılan bütün tıp fakülteleri büyük bir özveriyle iyi eğitim nasıl verilebilir diye çaba harcıyor, bence bu çok önemli bir şey. Son otuz yılda Türkiye’de tıp eğitimiyle ilgili çok önemli gelişmeler var. Bunlardan bir tanesi ulusal çekirdek eğitim programının tanımlanmış olması. Yani bir tıp fakültesi öğrencisinin altı yıl içerisinde ne öğrenmesi, hangi yetkinlikte, hangi düzeyde ne öğrenmesi gerektiği tanımlanmış durumda. Ve de yine olumlu tarafı, bu iki defa da güncellendi. Yani tanımlanıp bir kenara konulmadı. Tıp fakültesi dekanları ortak bir program yaratarak Türkiye genelinde tıp eğitiminin belli bir düzeyde verilmesi yönünde bir çaba harcamaya doğru gidiyor. Bugün bu açıdan önlerinde bir çekirdek eğitim programı var. 

Uygulanabiliyor mu?

İ.S.- Evet. Ona da geleceğim. İkinci önemli gelişme, 2000’li yılların başında Türkiye’de bir akımla tıp eğitimi ana bilim dalları kuruldu. Tıp fakültelerinde, özellikle hekimlerin tıp eğitimiyle ilgili olanları, eğitimin düzenlenmesi yönünde araştırmalar, çabalar, uygulamalar yapmaya başladı.

Bu sizin çabanızla oldu sanırım...

İ.S.- Benim çabamla değil de benim de katkım oldu. Hacettepe’de kurulmasına önayak oldum, o ayrı bir iş onun için söylemiyorum. Bunun tıp eğitimini etkileyen önemli bir faktör olduğunu düşünüyorum. Bu işin mutfağında olan, sadece bu işlere yönelen öğretim üyeleri var. Tıp fakültesi öğretim üyelerinin üç temel fonksiyonu var: 1- Eğitim 2- Araştırma 3- Hizmet. Klinik alanlara baktığınız zaman hizmet çok ön plana çıkıyor. Burada eğitimle ilgilenecek bir grup öğretim üyesinin olması çok değerli ve çok önemli. Tıp eğitimi ana bilim dallarının bunu sağladığını düşünüyorum.

Üçüncü önemli gelişme, tıp eğitiminin niteliğini değerlendiren çalışmaların başlamış olması. Bugün Türkiye’de mezun veren tıp fakültelerinin, -çünkü mezun vermeden yapılamıyor-yaklaşık yüzde 50’si bu akreditasyon sürecinden geçmiş durumda. Yani tıp eğitimi niteliğinin değerlendirildiği bir süreçten bahsediyoruz. Bununla birlikte tıp eğitimi kurumları için standartlar belirlenmiş durumda. Bunlar evrensel standartlarla uyumlu. Bir yerden kopyalanıp alınıp getirilmiş değildir, Türkiye’ye özgü, gereksinimleri karşılayacak şekilde düzenlenmiştir. Her yıl güncelleniyor. Daha iyiye götürülmeye çalışılıyor. Bu da Türkiye’de yeni bir kurumsal kültürün ortaya çıkmasına yol açmıştır. Sürekli nitelik geliştirme kültürü. Eğitim programının daha iyiye gitmesini sağlayacak bir değişimi birlikte getiriyor. Akreditasyon sürdürülebilirlik gerektiriyor, dolayısıyla bazı dezavantajları, tıp eğitiminin önündeki tehditleri ortadan kaldıran bir süreç olarak kullanılıyor.

2008 yılından beri, Ulusal Tıp Eğitimi Akreditasyon Kurulu (daha sonra derneğe dönüştü) tarafından bağımsız bir kuruluş olarak akreditasyon süreci sürdürülüyor. Bunun da çok önemli bir gelişme olduğunu, tıp fakültelerine eğitim programlarını iyileştirme yönünde geri bildirimler vererek bir katkı sunduğunu düşünüyorum.

TIP EĞİTİMİNİN ÖNÜNDEKİ TEHDİTLER

Bu olumlu yönlere karşın, sadece Türkiye’de değil, dünyada tıp eğitiminin önünde bazı tehditler var. Bu tehditler eğitimin niteliğini doğrudan etkiliyor. Bir kısmı iç tehditler, yani kurum içinde, bir kısmı da dış tehditler. Tıp fakülteleri dış tehditlere karşı bir şey yapamıyor, çünkü kendi kontrolünde değil ama kendi kontrolünde olan iç tehditlerin önemli bir kısmının üstesinden gelebiliyor. Mesela dış tehditler olarak şunu söyleyebilirim, bilginin çok aşırı arttığı, aşırı uzmanlaşmanın yaşandığı bir dönem yaşıyoruz dünyada. Bilginin çok artmasıyla altı yıllık tıp eğitimi yetersiz kalabilir. Çünkü o sürede her şeyi öğretmek mümkün olmayabilir. Tıp fakülteleri buna karşı önlem almak zorundadır. Dış tehditler olarak az önce bir nebze tartışıldı, sevgili Naki de ona işaret etti, sağlık politikaları ve sağlık reformları her zaman tıp eğitimine olumlu yansımıyor. Dünya Sağlık Örgütü diyor ki, “Tıp eğitimi, sağlık politikaları ve sağlık uygulamaları bir üçlü sac ayağı olarak görülmediği sürece birinde yaptığınız değişiklik veya gelişmelerin başarıya ulaşması mümkün değildir”. Yani siz sağlık uygulamalarını tıp eğitimine göre yapmazsanız, tıp eğitimini sağlık uygulamalarına göre düzenlemezseniz yetiştireceğiniz hekimlerin o toplumda nitelikli bir sağlık hizmeti sunması mümkün değildir.

İkinize de sormak isterim, neler eksildi tıp eğitiminde? Çünkü mesleğin dışından bakınca bir şeyler eksilmiş görünüyor. Hasta veya hasta yakını olarak son yıllarda en çok karşılaştığım şey, özellikle genç hekimlerin en basit bulguları bile gözden kaçırmaları ve bazen bunun ağır sonuçlara yol açması. Hekimliğine güvenemediğimiz hekimlerle karşılaşıyoruz ne yazık ki. Bu da eğitimin geldiği durumla ilgili kaygı yaratıyor. Olumlu gelişmeleri duyunca hem şaşırdım, hem sevindim doğrusu. Kaygılarımız ortadan kalksın mı?

Naki Bulut - Aslında son yirmi yılı dikkate aldığımızda tabii birçok şeyden bahsedilebilir ama benim en fazla önemsediğim akademinin durumu. Akademik kadroları atama, akademik yükseltme daha çok bilimsel liyakata ve yeterliğe bağlı olarak yürütülüyordu. Bir kadroya atama yapılırken liyakatı dikkate alınıyordu. Oysa son yirmi yılda bu kalktı. Akademik kadro ve atamalar adil bir akademik yarışma sonucu gerçekleşmedi. Bu, özellikle akademik kadroların belirlenmesinde çok büyük sorunlara yol açtı. 15-20 yıl önce adının önünde doçent ya da profesör yazan bir kişiye gözü kapalı güvenirken bugün adının önünde bu sıfatları taşıyıp gerçekten mesleki olarak yetersiz olduğunu gözlediğimiz çok sayıda meslektaşımız var. Bu bence tıp eğitimini de oldukça kötü bir şekilde etkiliyor, bu benim gördüğüm en önemli problem. Elbette söylenecek çok şey vardır, ben gerisini İskender Hoca’ma bırakayım. 

 

İ.S.- Biraz önce değindiğim iç ve dış tehditlere döneyim tekrar. Tıp eğitiminin önündeki tehditlerden bir tanesi de eğitimin değersizleştirilmesi, evrensel olarak da, Türkiye’de de belirgin olarak görüyoruz. Yani eğitim birinci planda düşünülmüyor. Tıp fakülteleri hizmeti daha ön plana çıkarmış durumda. Zorunlu olarak. Neden? Çünkü Sağlık Bakanlığı’nın baskısı, SGK’nın baskısı…

Naki Bulut - Performans uygulaması.

İ.S.- Evet. Maliye’nin baskısı… Fakültelerin gelirlerini arttırmaya yönelik çabaların artması, hizmetin daha çok teşvik edilmesi yönünde baskı geliyor üniversitelere. Hatta yine bu sağlıkta dönüşüm programıyla karşımıza çıkan performansa dayalı ücretlendirme. Özellikle “tıp fakülteleri zarar ediyor, Sağlık Bakanlığı bu üniveriste hastanelerini alsın” gibi yaklaşımlarla karşı karşıyayız. Üniversitelerin, üniversite hastanelerinin veya sağlığın kâr amaçlı olarak düşünülmesi eğitimi olumsuz etkiliyor. Sizin gündeme getirdiğiniz konunun bir kısmı buna dayalı. Şimdi ben mezun olan her hekim üst düzeyde yetkinliklerle taçlandırılmıştır diyemem, herkesin iyi hekim olduğunu söyleyemem tabii. Ama bu insan topluluklarının olduğu her yerde var, hem iyisi hem kötüsü var. Bizim temel görevimiz, eğitimin niteliğini mümkün olduğunca iyi vererek veya belli bir standartta vererek iyi hekimlerin yetişmesini sağlamaktır. 

Sağlanabiliyor mu?

 

İ.S.- Sayı bu kadar artınca hepsinde bunun yapılabildiğini söyleyemem ama özellikle akreditasyondan geçen tıp fakültelerinin çoğunda -programlarını iyi bildiğim için söylüyorum-, büyük bir çaba var bunu sağlamak için. Diğerleri de bu çabaya girmek zorunda kalacaklar. Bunu ileriye dönük bir güvence olarak düşünebilirsiniz. Tıp fakülteleri ancak nitelikli mezun vererek hayatta kalabilecekler diye düşünüyorum, belli bir süre sonra. İyi olmayan tıp fakülteleri belki de kapanacak. Ben görür müyüm bilmiyorum ama zaman içerisinde bunun olacağını düşünüyorum. Çünkü dünyada da böyle şeyler yaşandı; eğitim reformlarında kapanan çok tıp fakültesi vardır, belli bir kültürün oluşması döneminde. Bunun Türkiye’de de olacağını düşünüyorum.


Yorumları görüntülemek için giriş yapmalısınız.