***ForumSağlık2023 etkinliği olarak 22 Ekim 2021’de yapılan söyleşi metnidir.
Çok teşekkürler bu fırsatı verdiğiniz için. Ergin’in çizdiği çok genel çerçevenin içine ben de belli noktalarda eklemeler yapmaya çalışacağım ve zamanın sonuna doğru biraz da ülkemize, içinde bulunduğumuz koşullara ilişkin birkaç gözlem, saptamayı da sizinle paylaşacağım. Ergin dostumuzun da söylediği gibi içinde yaşadığımız en azından bugün itibariyle 200 yılı aşkın bir zaman diliminde var olduğunu söyleyebileceğimiz, ki bazı uzmanlar bunu 16. yüzyıla kadar götürseler de kabaca 18. yüzyıldan bu yana artık küresel çapta bir özellik kazandığını da söyleyebileceğimiz kapitalist sistemin çarpıcı bir özelliği, periyodik olarak yaşanan krizler. Bir anlamda Ergin’in de dediği gibi kısa ve uzun dönemli diye de ayrılabilir yaşanan krizler ama krizleri sistemi aksatan, işlevsiz kılan bir kesinti anı gibi görmek yanıltıcı olur. Zaman zaman böyle değerlendirilmesine rağmen çarpıcı bir özelliği de var krizlerin, o güne kadar yaşanılan sorunları aşmak için, öyle tabir ediliyor, bir fırsat olarak da değerlendirilmesi ve sistemi yeniden yapılandıran bir işlev görmesi söz konusu.
Örneğin Fransız tarihçi Fernand Braudel’in tabiriyle, kendini değişen koşullara adapte etme özelliği olan bir sistem kapitalizm. Günümüze bakarsanız da bizim gibi ülkeler diye ifade edilebilecek Latin Amerika’dan Asya’ya son yarım yüzyılın deneyimlerinin gösterdiği bir şey var. Kapitalist üretim ilişkilerinin uluslararası finans piyasalarına bağımlılığının belirleyici olduğu bu coğrafyalarda krizler hem devletlerin hem de sermayenin, yine son 30 – 40 yılın güncel söylemlerimize de kazandırdığı deyimle, yeniden yapılandırılmasını sağlamada kritik bir rol oynamaktadır. Dolayısıyla son kırk yıllık Türkiye deneyiminin de, sanırım güzel bir örnek bu açıdan, gösterdiği gibi krizler o şekilde söylersek neoliberal hegemonyanın kırılması değil, yeniden hatta daha güçlü bir biçimde sürdürülmesinde de işlevsel olabiliyorlar.
Şimdi tabii geldiğimiz noktada, 2020’li yılların başında şu soruyu sorabiliriz. Acaba, 2008’den başlayıp gelen ve henüz yine Ergin’in de işaret ettiği gibi, yeni bir dönemin nasıl olacağına ilişkin herkesin üstünde en azından mutabık kaldığı belli bir yeni dönemin tanımlayıcı unsurlarının belirmediği bir zaman dilimindeyiz. Ekolojik bir krizle çakışan pandemiyi ve yine bu son bir buçuk iki yıllık dönemde çok üstünde durulan ifadeyle kapitalizmin bir toplumsal yeniden üretim krizini de aynı anda yaşıyoruz. Acaba bu bize daha farklı bir zaman diliminin başlangıcında olduğumuzu düşündürmeli mi? Yani bu çoklu kriz süreci sistemin yeniden kendisini yapılandırması için bir fırsat olarak mı görülmeli; yoksa bambaşka bir biçimde yepyeni bir yaşam biçiminin tohumlarının atılabilmesi için uygun bir ortam söz konusu olabilir mi? İsterseniz şöyle ifade edelim, kapitalist mantığın yaratılan değerlere el koyma biçimlerinin yaşamımız üstündeki boyunduruğunu kıracak bir toplumsal sistemsel dönüşmenin eşiğinde olabilir miyiz?
Eşiğindeyiz demiyorum, ancak bu sorunun da giderek değişik boyutlarıyla tartışılmaya başlandığını gözlemliyoruz. Ergin’in de söylediği ve son zamanda çok sık ve sadece eleştirel bakanlarla sınırlı olmayan şekilde, hep Gramsci’ye referansla vurgulandığı gibi “morbid semptomlar”ın çoğaldığı bir ara dönemde miyiz gerçekten? Zira Ergin’in değişik boyutlarıyla ifade ettiği semptomların artık gündelik yaşamımızı değişik biçimlerde belirlediği koşullar söz konusu. Öyle ki Dünya Bankasından, IMF’den Avrupa Birliğine kapitalist sistemin önemli aygıtları diyelim bugüne kadar düşünmedikleri hatta duydukları zaman da tabiri caizse bozuk çaldıkları ifadeleri/terminolojileri tekrarlar oldular. Çok rahatlıkla bir servet vergisinden, çok rahatlıkla herkesin en azından asgari koşullarda yaşamını sağlaması/sürdürmesi için önerilen, taraftarları da var eleştirenleri de var, bir temel vatandaşlık gelirinden hatta sermaye hareketlerini gerektiği takdirde belli bir zaman diliminde sınırlayacak önlemlerden dem vurduklarını görebiliyorsunuz. Bununla ilgili çeşitli çalışmalar yapıldığını/yayınladıklarını görüyorsunuz. Şimdi dolayısıyla bu morbid semptomlar sadece sisteme zaten tepki gösteren hoşnutsuzlarla ilgili bir şey değil. Yaşama damgasını vuran sıkıntılar o boyutta ki ve buna bağlı olarak çözüm arayışları öyle ki, 2000’li yılların başındaki Dünya Sosyal Forumlarının sloganını hatırlayacak olursak, “başka bir dünya mümkündür” noktasına, 20 yıl gecikmeyle de olsa yaklaşıyor muyuz? diye de sorabiliriz belki. Dolayısıyla şunu düşünmek durumundayız.
Acaba pandemi yeni bir dönemin çok daha belirgin bir biçimde yaşanması için gerekli taleplerin yükselmesinde bir vesile olur mu? Burada son bir-bir buçuk yıl içinde pandeminin özellikle bizim yaş grubunu eve kapattığı bir dönemde internetin bir artısı olarak da düşünebilirsiniz bunu, değişik kaynaklara ulaşma imkanınızın olduğu ölçüde. 2008 krizinin ertesinde çok kısa bir süre kabaca bir buçuk yıllık falan bir süre dünya kapitalist sisteminin önemli yayın organlarında 2008 krizinin yarattığı sorunların nasıl aşılacağına ilişkin tartışmalar yapılıyordu. Bu bağlamda Financial Times gazetesinde şöyle bir şeye rast geldim. Onu paylaşmak isterim. Yine konuyla ilgili olanların aşina olabileceği bir ifadeyle bu 1990’lardan itibaren özellikle de sermaye hareketlerinin tamamen özgürleştiği koşulların belirlediği süreci daha eleştirel yaklaşanların kullandığı bir kavramla ifade edecek olursak finansallaşma süreci deniyor, yani neoliberal küreselleşmenin önemli bir boyutunu ifade etmek için finansallaşma kavramı kullanılıyor, uluslararası finans piyasalarının egemenliğini vurgulamak açısından. Bu süreçte FT yazarı diyor ki, bu yaşadığımız kriz, 2008 krizi aslında finansallaşmanın krizidir. Ama şu tabiri kullanıyor, cin şişeden çıkmış durumda ve bu cini tekrar şişeye nasıl sokacağını da kimse bilmiyor, acaba bir pandemi olursa bu mümkün olur mu? Sene 2009 bunu yazdığında. 2020’ye geldik, 2021’in sonuna yaklaşıyoruz, pandemi koşullarında cin şişeye girdi demek pek de mümkün değil. İster kapitalizmin bir toplumsal yeniden üretim krizi yaşıyor gerçeği, işte özellikle de sağlık çalışanları olan sizlere bunu anlatmama bile gerek yok, siz gün be gün bunu yaşıyorsunuz, aylardır hatta yıllardır. Öte yandan da çevre krizi öyle boyutlara gelmiş durumda ki İstanbul sözleşmesini reddeden, ondan çekildiğini duyuran ülkemizdeki iktidar, tabiri caizse yumurta kapıya gelince Paris Antlaşmasını meclisten geçirmek zorunda kalıyor.
Şimdi dolayısıyla çevre krizi ve pandemiyle giderek de vahim boyutlar kazanan kapitalizmin yaşadığı bu uzun dönemli kriz, yine Ergin’in ifadeleri ile bakarsanız, bir toplumsal yapısal kriz niteliğini de kazandığı ölçüde cini, tekrar şişeye sokmak doğrultusunda herhangi bir gelişme görüyor muyuz? Demin de söyledim, kapitalizmin dünya düzeyindeki koruyucu aktörleri, kurumları değişik sesler çıkarıyorlar, belli bir arayış içinde olduklarını kendileri de söylüyorlar ama temel parametrelerin değişeceğine ilişkin de herhangi bir sinyal vermiyorlar. Örneğin sermaye hareketlerinin kısa dönemli, geçici olarak belli durumlarda kısıtlanabileceğini söyleyen IMF, stand by anlaşması uyguladığı ülkelere Merkez Bankasının bağımsızlığından vazgeçilmeyeceğini de söylüyor. Ve bizim ülkemizde de MB bağımsızlığı örneğin sadece entelektüel, belirli bir dünya görüşüne sahip olan aydınlarımızın değil, şu an için siyasal muhalefetimizin söyleminde de vazgeçilmez bir araç haline gelebiliyor. Nedenlerini ayrıca tartışabiliriz ama, hangi koşullarda MB bağımsızlığı diye bir kavramın çıktığını da hatırlamamız gerekiyor. Finansallaşma diye ifade edilen 1980’lerin ikinci yarısından başlayarak sermaye hareketlerinin tamamen özgürleştiği, herhangi bir denetim mekanizmasının kabul edilmediği süreçte, düzenleyici devlet diye ifade edilen anlayışa göre, bizde de belirgin bir biçimde 90’ların ortasından ama özellikle de 2001 krizinden sonra oturtulmak istenen kurumsal çerçeve içinde bir anlamı ve önemi var. Ancak neoliberal çerçevede de mutlaka olması gereken bir şey de değil. Şöyle bir örnek vereyim. 1980’lerin öncü neoliberal iktidarı, Margaret Thatcher önderliğindeki Muhafazakâr Parti hükümetleri, İngiltere’de 18 yıl iktidarda kaldı, ne var ki çok katı bir biçimde MB’nın bağımsızlığına karşı çıktı. Siyasi iktidarın belirleyici olması gerektiği iddiasıyla, ama, gerek emek dünyasına ilişkin çok çarpıcı bir biçimde onu boyunduruk altına alan bir dizi değişiklik yaptı, gerekse de sermayenin lehine bir dizi düzenleme ile birlikte. İngiltere’de MB’nın statüsüne bir bağımsızlık kazandırılması Tony Blair’in 1997’de iktidara gelmesinin ertesi günü oldu. Dolayısıyla da neoliberalizmin değişik versiyonları olabileceğini de düşünmek lazım. Ama bizdeki savunulduğu biçimiyle MB’nın bağımsızlığı tam da artık 1990’ların ikinci yarısından beri genel bir kural haline adeta getirilen biçimiyle, bizde de 2001 kriziyle oluşturulan çerçevede, şu anki yaşanan olumsuzluklara karşı koruyucu bir mekanizma olarak düşünülür hale geldi. O açıdan da ihtiyatlı olmakta yarar var. Bu açıdan yapılan tartışmaların etkisinde kalmamanın da önemli olduğunu düşünüyorum.
Son bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Daha önceki dönemlerde de farklı zamanlarda, yani 20. yüzyıl boyunca da baktığınız zaman, krizler siyasi yapıda bazı ülkelerde değişikliklere yol açtı. Örneğin, 1930’lar dünyası itibariyle Almanya ve İtalya örneklerinde, faşist bir yönetim biçimi olarak ortaya çıkabildi. İkinci Dünya Savaşından sonraki dönemde ise, parlamenter sistem olur, yarı başkanlık sistemi olur vs. değişik ülkelerde yaşanan ülke spesifik krizlere bağlı olarak farklı siyasal rejimler gündeme geldi. Ancak meseleyi sadece rejim sorunsalına kilitlemeden tartışmanın da gerekli olduğuna işaret etmek istiyorum.
Esas itibariyle çalışanların emek dünyasının en azından kendi hak ve özgürlüklerini sınırlı ölçüde de olsa koruması için mücadele edebildiği bir ortam anlamında demokratik bir devlet biçiminin var olup olmaması meselesi kritik öneme sahiptir. Demokratik hak ve özgürlüklerin, kapitalist sistemin krizlerini aşmak için, kısıtlanması, baskı altına alınması özellikle 1980 sonrasında çok sayıda ülkenin ortak deneyimi olmuştur. Bu bazı ülkelerde rejim değişikliği yaşanmadan, bazılarında ise yaşanarak gerçekleştirilmiştir. Burada anlaşılması gereken, siyaset bilimi terminolojisiyle söylersem, demokratik bir devlet biçimini sona erdirip, otoriter bir devlet biçime geçilmesinin koşullarının yaratılması olarak ifade edilebilir.
Türkiye bunu 1980’le birlikte yaşadı. Arada idam cezasının kaldırılması gibi olumlu Anayasa değişiklikleri olsa da emek sermaye ilişkilerini belirleyen çerçevelerin 41 yıldır “24 Ocak” diye ifade edilen süreç itibariyle baktığınız zaman, 12 Eylül’den sonra yasal çerçeveye kavuşturulan, otoriter bir devlet biçiminin içinde yaşıyoruz. 1982 Anayasası ve belli yasal düzenlemeler bunu pekiştirdi. Bunun değişmediği bir süreçte, Türkiye’de bir kez daha rejim değişti. Parlamenter rejimden ne idüğü belirsiz, siyaset bilimi literatürünün pek de kolay tanımlayamadığı, otoriter bir rejime geçildi. İçinde bulunduğumuz koşullarda ve maalesef oldukça da yanıltıcı bir biçimde sanki otoriterleşme 2016’dan 2017’den sonra olan bir şeymiş gibi konuşuluyor. Bu da çok problemli. Emek dünyasının 1980’den bu yana yaşadığı koşulları göz önüne alırsanız, otoriter bir yönetim biçimi zaten var. Ama devlet biçimi değişikliği ile siyasi rejim ilişkisinin birebir aynı anda değişmediği gerçeği de var. Dolayısıyla otoriter bir yapının nasıl dönüşebileceği sadece bizim sorunumuz olmaktan da çıktığı için Brezilya’dan Hindistan’a birçok ülkenin sorunu haline geldiği için, hatta Trump dönemi itibariyle Amerika’nın bile ciddi bir meselesi haline geldiği için, yaşanılan krize bir de böyle bir boyut katıldı.
Şunu da son olarak söyleyeyim. Çok güncelleşti herkesin kullandığı terminolojiler haline geldiği için. Yine siyaset bilimi sosyal bilimler açısından bakarsanız sıkıntılı bir kavram olmakla beraber bu yaşanan otoriter rejimlere “popülist” sıfatını ekleyerek tanımlamak da pek bir moda oldu. Bu da çok sorunlu çünkü 20.yüzyıl deneyimlerine baktığınız zaman, popülist kavramının illaki de bugünkü bağlamında kullanılmakla sınırlı kalmadığını görürsünüz. Belli bir çerçevede özellikle de çalışan sınıfların siyasi iktidarla ilişkilerini onların lehine en azından birtakım kazanımlar sağlamasını mümkün kılan uygulamaların da literatürde Latin Amerika’dan Türkiye’ye kadar kullanıldığını görüyoruz. Örneğin bizi dinleyen bazı dostlarımız bilir muhtemelen ama yine de hatırlatmış olayım, 1980 askeri rejiminden çıkış sürecinde o zamanın üniversiteden uzaklaştırılan ya da protesto ederek ayrılmak zorunda kalan üniversite hocalarının çıkardığı bir “Yapıt Dergisi” vardı. Yapıt dergisinin 1. Sayısında Korkut Boratav hocamızın 1962-76 dönemini Türkiye’de popülizm diye tanımlaması söz konusudur. Doğru bir analizdi değildi ayrı bir tartışma konusu, ben de sonradan tartışmaya katıldım, kısmen eleştirdim başka. Ama popülizm denilen olguyu da günümüzdeki Trump’tan ve benzerlerinden giderek illaki bir sağ ve baskıcı yönetimle özdeşleştirmek için de bir neden yok. Farklı bağlamlarda kullanılabiliyor. Öte yandan, bu durum kimisine göre, farklı bağlamlarda kullanılan bu gibi kavramların analitik değerini kaybettiklerine yönelik iddiaların geçerlik kazanmasına neden oluyor. Son dönemde özellikle gerek Avrupa’da gerekse Latin Amerika ve Asya’nın farklı ülkelerinde yaşanan deneyimleri, popülist otoriter ve sağ popülist diyen tanımlayan epey çalışma olduğu için ve bize de bunun yansımaları geldiği için bunu da sizinle paylaşmak istedim. Zamanınızı aldığım için çok teşekkürler, sorularınız olursa eksik bıraktığım noktalara tekrar dönmek isterim. Teşekkür ederim.