Prof. Dr. Korkut BORATAV ile Söyleşi
1) Pandeminin dünya ekonomisindeki büyüme oranlarına olumsuz yansıdığını biliyoruz. Söz konusu olumsuz etkiler merkez ve çevre ülke ekonomileri için benzer boyutlarda mıydı? Merkez ve çevre ülkelerin pandemi öncesindeki yatırım ve tüketim eğilimlerine ne zaman dönebileceklerini düşünüyorsunuz? Neoliberal kapitalizm pandeminin ardından bir hasar tespiti yapıp yola devam edecek mi?
YANIT: Pandeminin ekonomik sonuçlarını yıllık verilerle özetleyelim: 2020 salgın yılı, 2021 ise telafi yılı olmuştur. Dünya ekonomisini merkez / çevre kutuplarına ayırırsak, 2021 millî gelir düzeyleri her iki blokta da pandemi yılını aşmıştır.
Buna karşılık, merkez / çevre ikilisini alt coğrafî gruplara ayırırsak, bir önceki genellemenin geçersiz olduğu durumlar ortaya çıkıyor: Merkez ülkelerde Avro grubu ile Japonya’da 2020’nin kayıpları sonraki bir sonraki yılda telafi edilmemiştir. Çevre ekonomilerinde ise bu durum sadece Latin Amerika için geçerlidir. “Güney” coğrafyasında neoliberalizmin öncülüğünü yapan ve bu nedenle 1980 sonrasını “kayıp on yıl” olarak yaşayan Latin Amerika, pandemi ortamında da diğer çevre bölgelerinden olumsuz ayrışmıştır.
Ülkelere indiğimizde çeşitlenme artacaktır. Pozitif vaka (hastalık) ve ölüm istatistiklerindeki ülke grupları arasındaki farklılaşmaların uzun dönemli etkileri ileriki yıllarda gözlenecek; izlenecektir. Bunların dışındaki kısa dönemli farklılaşmaları, bir yandan pandemiye karşı kapanma süreleri ve yöntemleri, bir yandan da telafi edici ekonomi politikaları belirledi.
Telafi edici ekonomi politikalarında özellikle merkez ülkelerini 2008-2009’daki kriz yönetiminin çok ötesine giden önlemler almaya yönlendirdi. Önceki ekonomik krizin merkez ülkelerindeki yönetimi, para politikalarında odaklanmıştı. Neoliberal malî disiplin ilkesi ise ama büyük ölçüde gözetilmeye çalışılmıştı. COVID-19 sonrasında ise tüm merkez ekonomilerine önemli bir doktrin revizyonu gerçekleştirdi: Keynes’gil açık bütçe politikaları yeniden saygınlık kazandı. Batı ekonomilerinde bütçe açıkları ve kamu borçları son kırk yıl boyunca gözlenmeyen boyutlara ulaştı. Bu durum 2022’ye kadar sürdürüldü. Bu doktrin revizyonu, kapitalist dünya ekonomisinin üst-organları olan IMF ve Dünya Bankası (DB) belgelerinde de yer aldı.
Aynı revizyon çevre ekonomileri için de söz konusu oldu; ancak daha sınırlı kaldı. Özellikle dış kırılganlığı yüksek çevre ülkelerinde zincirleme borç krizlerinin olasılığı vurgulandı. O yüzden “en yoksullar” kategorisine girmeyen Güney coğrafyasında sürdürülen neoliberal politikalarda (ve IMF programlarında) malî disiplin ilkesi ana hatlarıyla korunmakta; sapmalar geçici tutulmaktadır. IMF ve DB en yoksul ülkelere pandeminin etkilerini telafi etmeyi hedefleyen kredi programları başlattı. Hepsinde neoliberal ilkelerin titizlikle savunulması gözetildi.
Bu çeşitlenmenin makro-ekonomik yansımalarını ileride gözleyeceğiz. Uluslararası ekonomik ilişkilerde ABD-Çin ticaret savaşının tedarik zincirlerini zedeleyen etkileri, pandeminin ülkeler üzerindeki asimetrik yansımaları nedeniyle arttı. Bunların dışında “sermayenin tahakkümü” anlamındaki neoliberal kapitalizmin “hasar tespiti” sonrasında yola devam edeceğini söyleyebiliriz.
2) Pandemi bölüşüm ilişkilerine nasıl yansıdı? Gelir dağılımı ne durumda? Neoliberal dönemin artan eşitsizlikleri ve derinleşen yoksulluğu, pandemi ile birlikte bize ne söylüyor?
YANIT: Çağdaş kapitalizmde krizlere karşı izlenen ekonomik tepkilerde merkez bankalarını sürüklediği finansal politikalar öne çıkarsa gelir ve servet dağılımındaki kutuplaşma artmaktadır. Finansal genişleme, bankalar sisteminden ve rantiyelerden başlar; ilk aşamalarda reel ekonomiyi genişletmez; finansal varlıklarda şişkinlikler yarattıktan sonra tüketim, sabit sermaye yatırım harcamalarına dönüşür. 2008-2009’da Batı ekonomilerinde patlak veren büyük boyutlu finansal krizde bu durum gözlendi. Servet ve gelir dağılımında eşitsizlikler de belirgin boyutlarda arttı.
Pandemiye karşı merkez ekonomilerinin, Keynes’gil maliye politikalarına öncelik veren tepkilerinin bölüşüm sonuçları ise farklıdır. Kamu harcamaları gibi bütçe açığını artıran genişleyici politikalar, ilk aşamada çoğaltan etkileriyle reel ekonomiye ek tüketim ve yatırım talebi olarak taşınır; istihdamı yukarı çeker. Bölüşüm yansımaları, sermaye çevrelerini finansal/parasal genişlemeden farklıdır.
Pandemi sonrasında bu kamu harcamalarının önemli bölümleri doğrudan nakit aktarımları biçiminde gerçekleşti. Bütçelerden yapılan bu aktarımlar, tüm Batı ekonomilerinde belli bir gelir düzeyinin altında kalan tüm vergi mükelleflerine, işsizlere, pandemide gelir kayıplarına gruplara yöneldi. Bu uygulamalar büyük ölçüde son bulmuştur; ama 2020-2021 boyunca gelir eşitsizliklerini frenleyen yer yer azaltan etkilere yol açmıştır.
Ancak, bu tespiti frenleyen, belki kısmen tersine çeviren etkenler de vardır. Bir kere merkez bankaları 2008-2009 dönemi boyutlarında olmasa da parasal genişleme, düşük faiz politikalarını 2022’ye kadar sürdürdü; finans kapital ve rantiye çevreler gözetildi.
Pandemi döneminde merkez ülkelerde evde çalışma yöntemlerinin salgın sonrasına da taşması istihdamın yapısında ve işçi sınıfı saflarında yeni kutuplaşmalara yol açacak mı? İleride göreceğiz.
3) Pandeminin başlangıç günlerine denk gelen “ticaret savaşı ateşkesi” ABD’nin Çin karşısındaki göreli konumunun giderek zayıfladığı bir konjonktürde daha ne kadar devam edebilir? Küresel kapitalizmin zirvesinde bir güç devri beklentisi gerçekçi mi?
YANIT: Sözünü ettiğiniz “ticaret savaşı” Trump yönetiminin Çin’e karşı başlattığı ekonomik, yaptırımlar biçiminde başladı. 2019’da Trump yönetimi ticaret savaşını kritik iki adım öteye taşıdı. Önce Çin hükümetini değil, Çin Komünist Partisi’ni (ÇKP’yi) hedef alan ideolojik bir saldırıya dönüştürdü. Eski soğuk savaşın “komünizme karşı hür dünya…” söylemini canlandırdı. Sonra, korona salgınında doğrudan doğruya Çin’i “bakteriyolojik savaş” iddiaları da ekleyerek suçladı. Bu ikili saldırıyı ırkçı sloganlarla bütünleştirdi.
Biden yönetimi, aynı soğuk savaş söylemini sürdürmektedir. Çin, ABD’den kaynaklanan; Avrupa’nın da kısmen katıldığı bu “meydan okuma”yı, aşağı yukarı benzer bir üslup ile yanıtlamayı yeğledi. “Batı demokrasisi” modelini açıkça eleştiren; Çin siyasal rejiminin üstünlüklerini vurgulayan ÇKP belgeleri yayımlandı. Bunlarda “Çin’e özgü sosyalizm” hedefi açıkça vurgulanmaktadır.
ABD soğuk savaş söylemini Rusya’yı da katarak genişletmektedir. Ukrayna’yı Rusya’ya karşı bir ileri karakol olarak kullanma tasarısı; bu tasarıyı Ukrayna’nın resmi siyasetine dönüştüren 2014 darbesi bugünkü işgali ve savaşı tetiklemiştir. Tehlikeli bir dönemeçteyiz; sıcak, hatta nükleer savaş olasılıkları artmıştır. Rusya’nın, Ukrayna işgalini emperyalizmin klasik “rejim değiştirme operasyonları”ndan bir benzerine dönüştürmemesi umulur. Putin’in bu doğrultuda bir sağduyu göstereceği bana şüpheli görünüyor.
Bu ikili karşıtlık içinde Çin ile Rusya’nın konumlarını farklı görmekteyim. Putin’in temsil ettiği Rusya, ABD hegemonyasına büyük ölçüde milliyetçi bir söylemle karşılık veriyor. Bu söylem, hegemon merkeze, ikincil bir konumda (1990 sonrasında NATO üyeliğine) bile olsa, “kabul edilmeme” olgusuna karşı bir tepkiye dayanıyor. Putin’in sahiplendiği tepki söylemi, Versailles Barışı’na karşı Almanya’nın haksızlığının tetiklediği ve son tahlilde Nazi ideolojisine dönüşen söylemden şimdilik farklıdır; ama bazı benzerlik tohumları da taşımaktadır. Milliyetçi ağırlığı öne çıkan bir programın dünya sistemi için pozitif bir tasarım içeremeyeceği açıktır.
Çin ise, hegemonyayı “paylaşmak” iddiasındadır; ama bu tasarım pozitif, çok kutuplu, uluslararası kurallara bağlı, şiddet içermeyen, kısmen paylaşımcı öğeler taşıyor. Ülke olarak Mao’cu dönemde olduğu gibi “ihraç etme” iddiası taşımayan bir “modern, demokratik bir sosyalist toplum” hedefi de içermektedir. En azından yapıcı, inşacı, yenilikçi öğelerini tümüyle yitirmiş; büyük ölçüde devlet gücüyle, vekalet savaşlarıyla, şiddet yoluyla, kan dökerek ayakta durabilen ABD hegemonyasına gerçek bir alternatif söz konusudur.
Çin, üstelik teknolojik liderliğe aday, dinamik, siyasal bakımdan özgüveni yüksek bir ülkedir. Yakın bir gelecekte tüm ölçümlere göre dünyanın en büyük ekonomisi olacaktır. ABD emperyalizmi “gider ayak” bir çılgınlık yapmazsa, yakın gelecekte hegemonyayı Çin Halk Cumhuriyeti (ve diğerleri) ile fiilen paylaşacak bir konuma gelecektir. O aşamanın “çok kutuplu dünyası”, bence, günümüze göre ehvendir.
4). Türkiye ekonomisi bir yandan yüksek talep ve bunu besleyen yüksek borçlanma sürecini yaşarken, öbür yandan kur şoklarının tetiklediği bir maliyet enflasyonu ile karşı karşıya. Türkiye’nin yaşadığı sürecin küresel trendlere uyumlu olduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa “yerli ve milli” bir enflasyon ve istikrarsızlıktan mı geçiyoruz?
YANIT: Bugün yaşadığımız enflasyonu da içeren istikrarsızlık, Türkiye ekonomisinin yapısının, gelişkinlik düzeyinin imkan vermediği bir politikayı 2016’dan beri sürdürmeye çalışmasından kaynaklandı. 2008-2009 krizine karşı merkez ekonomilerinde uygulanan (ve yukarıda değindiğim)düşük faiz / finansal genişleme politikaları Türkiye’nin son beş yılında izlenmeye çalışıldı ve üç döviz krizine, kalıcı bir istikrarsızlığa ve emekçi sınıfların ağır bir toplumsal krize sürüklenmesine yol açtı.
Bu sürece nasıl geldiğimizi hatırlatayım: 2013 sonrasında FED ve Avrupa Merkez Bankası dış dünyaya likidite pompalaması frenledi; Türkiye’nin büyüme ivmesini sürükleyen dış kaynak akımları da yavaşladı. 2016 sonrasında Saray iktidarı ülkeyi sürekli seçim atmosferi içinde yönetti. “Ne pahasına olursa olsun büyümek…” temel öncelik oldu. Dış kaynaklardaki durgunluk finansal sistem üzerinden telafi edilmeye çalışıldı. Merkez Bankası’nın politika faizi aşağıya çekildi; enflasyonun altında tutuldu; bankalar düşük faizli kredilerle iç talebi destekledi.
Bu yöntem pandemi ortamında da uygulandı. IMF’nin Ekim 2021 tarihli Fiscal Monitor raporunda yer alan tablolar, Türkiye’de 2020’de kamu maliyesinin genişlemeci değil, kemer sıkmacı politikalara yöneldiğini gösteriyor. Bu raporda yer alan A9 ve A14 sayılı kamu maliyesi tablolarına bakalım: Türkiye’nin de dahil “yükselen ekonomiler” (“çevre” diyebiliriz) grubunun açıklarının ve kamu harcamalarının millî gelirlerdeki payları (yüzdeler olarak) gösteriliyor. Pandemi yılı olan 2020’de bu çevre ülkeler grubunun ortalamasında kamu açıkları 4,9 puan, kamu harcamaları 2,9 puan artmıştır[1]. Türkiye’de ise tam tersine pandemi yılında bu iki oran (aynı sırayla) 0,3 ve 1,7 puan gerilemiştir. Yani, Türkiye’de pandemi döneminde bütçe kaynakları başta sağlık olmak üzere reel ekonomiden ve salgından etkiler en emekçi, yoksul katmanlardan esirgenmiştir.
Buna karşılık Türkiye bu dönemde kredi genişlemesi bakımından “yükselen ekonomiler” olarak adlandırıla çevre ülkelerinin ön sıralarında yer almıştır. Mali disiplinle bütünleşen finansal genişleme, şirketlere aktarılan ucuz kredi pompalaması anlamına gelir. Bu çerçeve, bölüşüm ve büyüme süreçlerini tümüyle şirketlere devreder. Örgütsüz emekçileri yoksullaştıran enflasyon onların denetimindedir.
Öte yandan, düşük faizli kredi genişlemesinin istikrarsızlık içinde büyümeyi mümkün kıldığını da vurgulamalıyız. Pandemi yılında dahi ekonomi yüzde 1,8 oranında büyüdü. Bir sonraki yılda (2021’de) yüzde 11 oranında büyüme gerçekleşti. Buna göre 2016-2021 arasında Türkiye’nin büyüme eğilimi yüzde 3,9’dur. Ne var ki her büyüme ivmesi üç döviz krizi ile tıkandı. Ağustos 2018 ve Kasım 2020 döviz krizlerini TCMB politika faizlerini sıçratarak durdurdu. Bu ayarlamaları kademeli faiz indirimleri izledi. 2021’deki zincirleme faiz indirimleri yıl sonunda çok daha sert bir döviz krizi ve enflasyonu patlatarak son buldu.
Son beş yıla damgasını vuran bu politikanın iç çelişkilerine, istikrarsızlığına odaklanan iktisatçılar çok daha önemli bir sonucu göz ardı ediyorlar: Gelir dağılımında ücretli sınıf ve katmanların aleyhine dramatik bir bozulma dikkatten kaçıyor. 2016-2021 yılları arasında gayri safi net hasılada ücret ödemelerinin payı %43,3’ten %36,5’e inmiştir. Yani millî gelir yaklaşık %4 oranında büyürken ücretlilerin payı 6,8 puan erimiştir. Bu, Türkiye iktisat tarihinde benzeri olmayan bir bölüşüm şokudur. Sonuç tüm emekçi sınıf ve katmanların sürüklendiği, bugün de yaşadığımız toplumsal bunalımdır.
5) Düşük politika faizi, görece daha yüksek ama enflasyonun oldukça altında seyreden diğer piyasa faizleri ile 2022 boyunca yol alınabileceğine inanıyor musunuz? Ayda bir ismi değişen “modeller” ve finansal icatlar AKP hükümetinin politik-iktisadi krizden çıkması için yeterli olur mu? Hareketlenen ve yeni eylem biçimleri geliştiren çalışan sınıflar gidişata ne ölçüde müdahil olabilir?
YANIT: Aralık’ta dövizdeki sıçrama ve enflasyonun tetiklenmesi çok sert oldu. Saray tekrar TCMB politika faizlerini yükselterek parasal daralma adımını atmayı ve ekonominin durgunlaşmasını göze almadı. Bir yıllık bir seçim takvimi gündemdedir; siyasal öncelik ağır basmıştır. Politika faizini yükseltmeksizin döviz krizini geçiştirecek bir yöntem arandı. Çözüm, Kur Korumalı Mevduat (KKM) oldu.
Son döviz krizi, tasarruf sahiplerinin, yani rantiyelerin ve şirketlerin dövize yönelmesi nedeniyle patlak vermişti. KKM düzenlemesi, tasarruf sahiplerini döviz kayıplarına karşı güvenceye aldı. Buna katılan şirketlere vergi ayrıcalıkları verildi. Döviz talebi bu sayede frenlendi; dolar 13.50 lira civarında istikrar kazandı. İlkbahar sonrasında turizm akımının döviz kurunu istikrarda tutması umuluyordu. Dolar fiyatlarında istikrar enflasyonu da frenleyecekti. Bu düzenleme sadece kısa dönem için, seçim takvimiyle sınırlıdır. İstikrar görüntüsü, Saray’ı sonbahar sonrasında erken seçime götürebilirdi. Beklenti buydu.
Daha önce Saray’ın düşük faiz takıntısını, son olarak da tamamen farklı bir yöneliş olan KKM düzenlemesini savunurken ortaya atılan ekonomik “modeller” tutarsızdır. Birçok problemi çözecek sihirli anahtarlar gibi sunuluyor. Örneğin KKM tek başına cari açığa, kronik dış bağımlılığa son veriyor; enflasyonu aşağıya çekiyor; Türkiye’nin ani bir büyüme ivmesine yöneleceğini varsayıyor. Her derde deva sihirli bir anahtar “keşfedilmiş”... Kısa, orta ve uzun dönemlerde birbiriyle tutarsız, bazen karşıt değişkenleri sıralayan; ama net sonuçları hesaplayamayan bu senaryo, ekonomik mantıktan, bütünlükten yoksundur. Ukrayna şoku patlak vermeseydi bile bir yıl içinde çökmesi kaçınılmazdı.
Rusya-Ukrayna savaşı bu çöküşü erkene aldı. Artık bir seçim yöntemi olarak iktidarın işine yarayacağı şüphelidir. Dünya piyasaları olumsuz etkileniyor. Petrol ve doğalgaz fiyatları fırladı. Türkiye’de cari işlem dengesi bozulacaktır. Rusya ve Ukrayna ile dış ticaret ve turizm ilişkilerimiz çok güçlü. Bunlar da olumsuz etkilenecektir.
KKM düzenlemesini hayata geçiren ekonomi yönetimi, iki ay sonunda Aralık 2021’in döviz krizi ortamının bir benzeri ile karşılaştı. Ekonomi yönetimi, belki de, TCMB politika faizini2018 ve 2019’dakinden çok daha yüksek bir tempoyla sıçratmak zorunda kalacak ve siyasal sonuçlarına katlanacaktır.
Rusya-Ukrayna savaşı KKM düzenlemesinin bir seçim politikası olarak kullanımını önleyecek bir şok yarattı. Dünya piyasaları olumsuz etkileniyor. Petrol ve doğalgaz fiyatları fırladı. Petrol ve enerjideki ani artış Türkiye’de cari işlem dengesini bozacak. Rusya ve Ukrayna ile dış ticaret ve turizm ilişkilerimiz çok güçlü. Bunlar da olumsuz etkilenecektir. KKM’nin orta dönemde yürümeyeceği hususunda tüm iktisatçılar esasen fikir birliği içindeydik. Rusya-Ukrayna şoku kısa dönem için de başarı şansını yok ediyor. ABD ve Batı’nın Rusya üzerinde yaptırımları sürerse ve Rus ekonomisi etkilendikçe KKM’nin bir seçim yöntemi olarak iktidarın işine yarayacağı şüphelidir.
[1] Aynı raporun A1 ve A6 tabloları gelişmiş ekonomilerde bu iki ortalamanın 2020’de 7,8 ve 8,1 puan arttığını gösteriyor. Yani yukarıda değindiğim gibi pandemi yılında merkez ülkelerde genişleyici maliye politikası çevre ülkelerine göre çok daha yüksek tempoda uygulanmıştır.