10 Soruda Dünya ve Türkiye´de Nükleer Meselesi

10 Soruda Dünya ve Türkiye´de Nükleer Meselesi

1. Nükleer enerjiye mecbur muyuz?

Nükleer enerjiye mecbur değiliz. Elektrik üretmenin onlarca farklı yolu var. Hangisi çevreye daha az zarar vererek, daha ucuza ve ekonomiye daha çok katkıda bulunarak elektrik üretiyorsa onu seçmek gerek. Nükleer santrallar aynı elektriği rüzgar, güneş veya diğer yenilenebilir enerji kaynaklarına göre çok daha pahalıya üretiyor. Kaza riski ve yok edilemeyen nükleer atıklarla da çevreye daha çok zarar veriyor. Ekonomik açıdan da istihdam yaratma potansiyelinin düşük olması, dışa bağımlı olması gibi handikapları var. Nükleer enerji teknik bir zorunluluk değil; siyasi bir tercih. Enerjiyi verimli ve tasarruflu kullanarak bile yeni santrallara ihtiyacınızı azaltabilirsiniz. Dolayısıyla mesele enerji üretiminde kaynak seçiminden çok nasıl bir gelecek tercih ettiğimizdir.

 

2. “Ucuz değil, güvenli değil, alternatifleri var” iken neden bu risk alınıyor?

Türkiye’nin nükleer enerjiye yönelmesinin teknik veya ekonomik bir gerekçeyle açıklamak pek mümkün değil. Sanıldığı gibi silah üretmek de bir gerekçe olamaz çünkü Türkiye nükleer silah üretmeyeceğini uluslararası anlaşmalarla ilan etmiş bir ülke. Aksi bir durumda İran benzeri ambargolarla karşı karşıya kalabileceğini unutmamak lazım.

Nükleer enerji tercihinin arkasında daha çok büyük ihaleler, nükleer enerjinin birkaç şirketin ve ülkenin tekelinde olmasıyla bağlantılı büyük lobiler ve siyasi ilişkiler yatıyor. Halkın elektrik faturalarını, gelecek kuşakları da kapsayan büyük riski düşünen yok. Bir güç gösterisi olduğu da açık. Nükleer santral kurulduğunda ülkesinin yenilmez olacağını düşünen ve gerçekliği olmayan bir anlayış da var.

3 "Güç gösterisi" derken neyi kastediyorsunuz?

Nükleer enerjiye sahip olmayı, birçok ülke “uluslararası prestij” ya da “teknolojik ilerlemişlik” göstergesi gibi sunuyor. Türkiye’de de bu söylem yerleşmiş durumda: “Komşumuzda var, bizde de olmalı” yaklaşımı aslında doğrudan güç sembolü algısından besleniyor. Buradaki dil değişikliği de (nükleer elektrik santrali → nükleer güç santrali) bu algının güçlenmesine hizmet ediyor. “Power” kelimesinin Türkçeye son zamanlarda “güç” olarak çevrilmesi, kelime oyunuyla toplumsal algıda sanki “silaha yakın” bir çağrışım yaratıyor. Oysa Türkiye’nin Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) taraf olması, NATO üyeliği, IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) denetimleri ve AB adaylık süreci gibi faktörler Türkiye’nin nükleer silah geliştirmesini fiilen olanaksız kılıyor. Zaten böyle bir amacınız varsa nükleer santralsiz de yapabilirsiniz. İsrail’in ticari bir nükleer santralı yok örneğin. Pakistan ve Hindistan’ın ya da Kuzey Kore’nin nükleer silah sahibi olmasıyla geliştiğini, halklarının refah seviyesinin arttığını da söyleyemeyiz. Bu üç ülkede savaş tehdidi nükleer silah sahibi olsalar da hiç bitmedi. Aksine, milyarlarca dolarlık kaynakları bu alana aktı ve ellerinde tahminen hiçbir zaman kullanamayacakları bir nükleer arsenal var. İç politikada belki bu söylemler size milliyetçi ve militarist seçmenlerden oy getirebilir ancak ne ülkenin güvenliğini ne de ekonomik geleceğini sağlamlaştırır.

4. Türkiye’nin nükleer enerji serüveninin kısaca nasıl özetleyebiliriz?

Türkiye nükleer enerjinin yayılmaya başladığı dönemlerde bu fikre sıcak baktı. Hatta o dönemlerde merkez solda bile İskandinav ülkelerindeki örneklerin de etkisiyle nükleer enerji fikri popülerdi. 1970 ve 1980’lerde Mersin (Akkuyu), Sinop ve Kırklareli öne çıkan bölgeler oldu. Kırklareli Doğu Bloku ülkesi Bulgaristan’a ve İstanbul’a yakınlığı nedeniyle biraz geride kalmıştı. 1986 Çernobil kazası Akkuyu sürecine sekte vurdu. Çernobil sonrası toplumsal hassasiyet arttı, çevre hareketi de o dönemde güçlenmeye başladı. 2000’de Ecevit hükümeti, maliyet ve toplumsal baskılar nedeniyle iptal etti.

2004 yılında Akkuyu’ya nükleer santral projesi bir anda tekrar gündeme getirildi. Yenilenebilir enerji yasası tartışılırken, Enerji Bakanı birdenbire nükleer enerjiyi de ortaya attı. Bir ihale girişimi daha başarısız oldu. O süreç 2010’da Rusya ile imzalanan uluslararası anlaşmaya kadar gitti. Bir ülkeye Akkuyu sahası verildi. Anlaşma gereği tamamı Rus devlet şirketlerine ait bir nükleer santral kurulmaya başlandı.

5. Akkuyu projesi ne durumda? Türkiye’de başka projeler var mı?

Akkuyu projesinde ilk reaktörün yapımı Nisan 2018’te başladı ve hâlâ bitirilemedi. Anlaşmadaki 7 yılda bitirilmeli şartı da yerine getirilemedi ama hükümetten bir itiraz gelmiyor. Rusya’nın yaşadığı finansal sorunlar ve ambargo gecikmeye neden oldu. Binlerce işçi işten çıkarıldı ya da ücretsiz izne gönderildi. Uluslararası anlaşmaya göre gecikme nedeniyle alım garantisinin yeniden müzakere edilmesi mümkün, fakat Türkiye bu fırsatı kullanmıyor. Sinop ve Kırklareli için gündeme gelen bir proje yok ama Kırklareli için Çin’in adı geçiyordu. Sinop’ta Fransız ve Japon firmalar projeden çekildi ama onların önerdiği reaktöre dayalı ÇED raporunun mahkeme süreci anlamsız bir şekilde devam ediyor. ABD ile imzalanan son anlaşmadan sonra onların da Sinop hatta Kırklareli için devreye girmesi düşünülebilir.

 

6. Dünya’da durum nasıl?

Dünyada nükleer enerjinin elektrik üretimindeki payı azalmaya devam ediyor. 1997’de küresele elektrik üretiminde yüzde 17’lik paya sahipti şimdi yüzde 9’a düştü. Bu net bir gösterge, eğer söylendiği gibi sorunsuz ve ucuz olsaydı elektrik talebinin arttığı dönemde nükleerin payı da artardı. Tersine rüzgar ve güneşin yükselişine tanıklık ediyoruz.

Dünyadaki 416 mevcut reaktörün yaş ortalaması 32,6. Yeni yapılan reaktör sayısı 63 gözükse de bu reaktörlerin birçoğu gecikmeli hatta bazılarında 30-40 yıldır bitmeyen inşaatlar var. Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte nükleer enerji pazarını Rusya ve Çin’den almak için Batı’nın bir hamlesi var, küçük modüler reaktör gibi aslında eski teknolojiyi yeniymiş gibi pazarlamaya da çalıştıkları bu girişimin de eskimiş nükleer filoyu yenilemeye yetmeyeceği ortada. Bu zorlamayla gelen yeni yapımların büyüklüğü ve sayısı da nükleer enerjiyi canlandırmaya yetmeyecek gibi görünüyor. Bir örnek vereyim. Dünyada ciddi anlamda nükleer santral yapan tek ülke Çin. 29 reaktörün yapımı sürüyor (dünyadaki yeni inşaatların neredeyse yarısı Çin’de). Buna rağmen 2024’te nükleer santral kurulu gücü sadece 3,5 GW arttı. Aynı yıl 278 GW’lık yeni güneş santralı kurdular. Çin’in bile tercihi belli. Bizim gibi ülkelere nükleer satmak isteyen ABD ve Fransa’da yapımı süren bir reaktör bile olmaması da dikkat çekici. İki ülkede de nükleer enerjinin payı söylemlerinin aksine azlaıyor.

7. Nükleer enerji ucuz mu?

Hayır, nükleer enerji ucuz değil. Küresel elektrik üretimindeki paylarının düşmesinin ardında yatan nedenlerden bir tanesi de bu. Kuzey Amerika’daki piyasa verilerinden hesaplamalar yapan Lazard’ın güncel hesaplarına göre nükleer santrallerden elektrik üretmenin maliyeti kWh başına en az 14 sent, bazı projelerde ise 22 sent’e kadar çıkıyor. Buna karşılık:

  • Güneş enerjisi: kWh’i 3–8 sent
  • Rüzgâr: kWh’i 3–9 sent
  • Doğalgaz: kWh’i 4-11 sent
  • Kömür: kWh’i 7-17 sent

Yani nükleer enerji, yenilenebilir enerji kaynaklarından 4-5 kat fosil yakıtlardan 3–4 kat daha pahalı. Nükleer enerjinin yılın büyük bir bölümünde sürekli çalışabilir olması argümanı da bataryalarla önemini yitirdi. Lazard’ın analizine göre batarya destekli güneş enerjisinin maliyeti bile 5 sent ile 13 sent arasında. Batarya destekli güneş enerjisinin en pahalı örneği bile nükleer enerjinin en ucuz örneğine göre avantajlı. Zaten çok uzaklara gitmeye de gerek yok. Türkiye’de son yıllarda yapılan güneş ve rüzgâr YEKA ihalelerinde firmalar elektriği kWh’i 3 sent civarından satmayı taahhüt ederek ihaleleri kazandılar. Akkuyu Nükleer Santrali için ise Rusya’ya verilen alım garantisi ise 12,35 sent. Yani, aynı elektriği Türkiye güneşten 3 sente alabilecekken nükleerden dört katı pahalıya alacak ve elektrik fiyatları daha pahalı hale gelecek.

-        Görünmeyen maliyetler:

o   Atık depolama ve yüz binlerce yıl süren güvenlik yükümlülükleri.

o   Kaza riskleri: Çernobil, Fukuşima gibi bir felaketin maliyeti milyarlarca dolarlarla ölçülüyor.

o   Söküm maliyetleri: Bir nükleer santralin ömrü sonunda kapatılması ve sökülmesi bile başlı başına devasa bir ekonomik yük.

-        Zaman maliyeti:

o   Nükleer santral projeleri genellikle 10–15 yıl sürüyor.

o   Aynı sürede yüz binlerce megavat güneş ve rüzgâr kurulabiliyor. Yani nükleer, “pahalı olduğu kadar geç kalan” bir seçenek. İklim krizini durdurmak için bizim hızlı olmamız lazım.

Sonuçta nükleer enerji ne bugünün piyasasında ucuzdur ne de gelecekte ucuz olma potansiyeli taşır. Tam tersine, yüksek maliyetli, uzun vadeli borç ve bağımlılık yaratan bir enerji biçimidir. Eğer amaç ucuz, hızlı ve güvenli elektrik üretmekse; güneş, rüzgar ve diğer yenilenebilir enerji kaynakları ve özellikle de enerji tasarrufu/verimliliği nükleere göre çok daha avantajlıdır.

8. Nükleer enerjide seragazı salımı daha mı az? Yani nükleere enerji daha mı temiz?

Bir nükleer santral işletmeye geçtiğinde, kömür veya gaz santraliyle kıyaslandığında doğrudan CO₂ salınımı çok düşük. Doğru ama eksik. Nükleer enerjinin “yaşam döngüsü analizi” yapıldığında tablo değişiyor:

-       Uranyum madenciliği ve zenginleştirme süreci → yüksek enerji ve emisyon.

-       Santral inşaatı → çok miktarda beton ve çelik kullanımı, ciddi karbon ayak izi olan ürünler.

-       Atık yönetimi ve söküm işlemleri → yıllar boyunca enerji tüketimi.

Bu nedenle birçok araştırmada nükleerin yaşam döngüsü ele alındığında seragazı (CO₂e) emisyonu, yenilenebilirlerle kıyaslandığında daha yüksek çıkıyor. Bir kWh elektrik üretiminde

o   Rüzgar: ~10–12 g CO₂e

o   Güneş: ~40–45 g CO₂e

o   Nükleer: ~60–70 g CO₂e

o   Doğalgaz: ~400–500 g CO₂e

o   Kömür: ~900–1000 g CO₂e[ÖG1] 

Yani evet, kömüre göre düşük; ama rüzgar, güneş ve hidroelektrik gibi kaynaklara göre daha yüksek. Dolayısıyla “nükleerin iklim krizine çözüm” söylemi bilimsel değil, politik ve endüstriyel bir söylem. En düşük karbonlu elektrik üretimini seçeceksek ilk adresimiz yine yenilenebilir enerji olur nükleer değil. Nükleerin çok yavaş ve maliyetli olduğu da unutulmamalıdır.

9. Nükleer enerji ve yenilenebilir enerjiyi karşılaştırabilir miyiz?

Nükleer enerji:

-       Büyük sermaye, devletler arası anlaşmalar, tekeller.

-       Teknoloji ve yakıt dışa bağımlılığı.

-       Yüksek borçlanma riski.

-       Enerjiye erişimde bağımsızlık sağlamıyor, aksine bağımlılığı artırıyor.

 

Yenilenebilir enerji (özellikle güneş, biyokütle ve rüzgar):

-       Çok daha düşük maliyetle kurulabiliyor.

-       Küçük ölçekli yatırımlara açık → kooperatifler, çiftçiler, bireyler üretici olabilir.

-       Enerjiyi “demokratikleştiren” bir yapıya sahip.

-       Enerji şirketlerine bağımlılığı azaltıyor.

 

Almanya Örneğinde;

Bugün 190 bin MW’tan fazla yenilenebilir kapasiteye sahip. Bu kurulu güç Türkiye’nin tüm kurulu gücünden büyük. 2019 yılında Almanya’daki yenilenebilir enerji kurulu gücünün %30’u bireylerin ve kooperatiflerin mülkiyetinde. Çiftçiler tarlalarına rüzgar türbini kurarak ek gelir elde ediyorlar. Kooperetiflerle yurttaşlar elektrik üreticisi olup, bağımsızlıklarını kazanabiliyorlar. Çatılara, otoparklara güneş panelleri kurulabiliyor. Hatta BalkonGes uygulamasıyla (Almanya, İspanya), insanlar evlerinin balkonuna 2 küçük panel kurup faturalarının üçte birini o iki panelden karşılayabiliyorlar. Bizde ise hep büyük şirketlere uygun düzenlemeler yapılıyor, halk faturasını ödüyor.

 

10. Nükleer enerji, “enerji eşitsizliği”nin çözümüne katkı sunabilir mi?

Hayır çünkü yoksul ülkeler açısından durum aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

-       Nükleer santral kurmak için çok büyük finansman gerekiyor.

-       Bu finansman bulunamayınca projeler yarım kalıyor (örnek: Filipinler, Küba).

-       Yarım kalan projeler ülkeyi dev borçlarla, ekonomik krizlerle baş başa bırakıyor.

-       Bitirilse bile bu defa teknoloji ve yakıt bağımlılığı başlıyor.

-       Güney Afrika örneğinde olduğu gibi, küçük bir parçanın temini bile aylarca sürebiliyor. Johannesburg’da o parçanın değişmesi için 6 ay elektrik kesintileri yaşanması, dışa bağımlılığın ne kadar kırılgan bir yapı yarattığını gösteriyor.

Sonuçta;

-       Nükleer enerji eşitsizliği artırıyor çünkü:

o  Yalnızca güçlü devletlerin ve dev sermayelerin altından kalkabileceği projeler.

o  Dışa bağımlılığı ve borç yükünü artırıyor.

-       Buna karşılık yenilenebilir enerji eşitsizliği azaltıyor çünkü:

o  Bireylere, çiftçilere, kooperatiflere üretici olma şansı veriyor.

o  Enerjiyi “merkezi” değil, “yerel” ve “dağıtık” hale getiriyor.

o  En önemlisi, enerji bağımsızlığı ve adaletini güçlendiriyor.



Yorumları görüntülemek için giriş yapmalısınız.