YOKSULLUK, ŞİDDET, SÖMÜRÜ ve SAVAŞIN GÖLGESİNDE 8 MART

Kapitalizm ve patriyarka birbirinin öz kardeşi gibi çalışır; biri emeği sömürürken diğeri eşitsizliği yeniden üretir. Bu ikili, birbirini besleyen, birbirini meşrulaştıran bir tahakküm sistemi inşa etmiştir. Öyle ki kapitalizm çoğu zaman yalnızca emeği değil, emeğe karşı verilen mücadeleyi bile pazarlanabilir bir nesneye dönüştürmeye çalışır. 8 Mart'ı "özel gün" kampanyalarına, çiçek indirimlerine ve kurumsal kutlama mesajlarına hapseden de bu mantıktır. Oysa 8 Mart'ın arkasında çok derin bir mücadele tarihi var; onlarca yıl boyunca oy hakkı, eşit ücret ve beden özerkliği için bedel ödeyen milyonlarca kadının tarihi.
Bugün o mücadele sürüyor. Kadınlar hâlâ yaşam hakları için, eşit ve özgür bir hayat için, emeklerinin görünür olması için, güvenceli çalışma için fabrikada, tarlada, ofiste, hastanede, evde; hayatın her alanında mücadeleyi sürdürüyor. Asgari ücretle geçindirilen hanelerin büyük çoğunluğunda kadın var. Kayıt dışı çalıştırılanların, yarı zamanlı ve güvencesiz işlerde tutulanların büyük çoğunluğu kadın. Ücretsiz bakım emeğinin tamamına yakınını üstlenenler yine kadınlar.
Bu sistematik bir sömürü düzeninin hem ürünü hem de sürdürücüsü olan yoksulluğun en ezici halini de kadınlar yaşıyor. Kadın yoksulluğu salt ekonomik bir sorun değil; eğitime erişimden sağlığa, şiddetten kurtulma olanaklarından siyasi temsile kadar uzanan çok katmanlı bir hak yoksunluğudur. Dünya genelinde yoksulluğun feminizasyonu derinleşiyor; krizler, savaşlar bu kötüye gidişi hızlandırıyor.
Büyük bölümü kadın emeği üzerine kurulu olan sağlık alanı eşitsizliklerin hem en görünür hem de en ağır biçimde yaşandığı yerlerden biridir. Pandemi sürecinde "ön cephe savaşçısı" olarak yüceltilen bu emek, krize girer girmez düşük ücret ve güvencesizliğe terk edildi. Dahası, sağlık alanında şiddete en çok maruz kalanlar yine kadın çalışanlardır. Sağlık hakkına erişimde de kadın, bu sistemde eşit bir özne değildir. Hâlâ kadına özgü sağlık ihtiyaçları yeterince araştırılmıyor, tanı süreçlerinde cinsiyete dayalı önyargılar varlığını koruyor, üreme sağlığından ruh sağlığına pek çok alanda erişim eşitsizlikleri derinleşiyor.
Tüm bunların arkasında hayatın farklı alanlarını biçimlendiren bir sistem var. Patriyarka yalnızca kadınları ve LGBTİ+'ları hedef almıyor; doğayı, hayvanları ve çocukları da aynı tahakküm ve sömürü düzeninin içine çekiyor. Hayatı hiyerarşiler üzerinden kuran bu düzen, kimi zaman şiddetle kimi zaman da yok sayarak varlığını sürdürüyor. Afganistan'da kız çocuklarının eğitim hakkından bile mahrum bırakılması aynı zihniyetin coğrafya ve sınır tanımayan yüzüdür. Gazze'de kadınlar ve çocuklar bombaların altında hayatta kalmaya çalışırken dünya "kınama bildirisi" yayımlamakla yetiniyor. Savaş, her zaman kadın bedenini de bir savaş alanına dönüştürüyor; tecavüz bir silah olarak kullanılıyor, analık bir hedef haline geliyor, yoksulluk ve yerinden edilme en çok kadını ve çocuğu vuruyor.
İran'daki tablo ise bu çelişkinin en çıplak halidir. İranlı kadınlar yıllardır kendi devletinin baskısıyla boğuşuyor. Bir yanda devlet, kadının bedenini, kıyafetini, sesini denetim altına almaya çalışıyor. Öte yanda aynı ülke, İsrail ve ABD'nin emperyalist saldırılarının hedefinde; siviller ölüyor, kentler yanıyor. Bu iki gerçek birbirini iptal etmiyor, aksine iç içe geçiyor: Savaş koşulları çoğu zaman iç baskıyı görünmez kılmanın ve meşrulaştırmanın aracına dönüşüyor. İranlı kadınlar hem kendi devletinin tahakkümüyle hem de savaşın yarattığı yıkımla çifte kuşatma altında. Onların mücadelesi bu 8 Mart'ta da bizim gündemimizdir.

Bu eşitsizlik sistemi boşlukta durmuyor elbette; onu besleyen ve derinleştiren bir siyasal iklim var. Türkiye, ilk imzacısı olmakla övündüğü İstanbul Sözleşmesi'nden bir gece yarısı kararıyla, tek adamın imzasıyla çekildi. Kadın cinayetleri her yıl artmaya devam ediyor. 8 Mart mitingleri yasaklarla ve barikatlarla karşılanıyor. Kadınların yaşamı, bedeni, giyimi, çalışma hayatı ve kamusal alandaki varlığı üzerine söz söyleme hakkını kendinde gören gerici zihniyet de bu iklimden güç alıyor. Dinî referanslarla beslenen söylemler, kadını önce eve, sonra sessizliğe, sonra görünmezliğe mahkûm etmeye çalışıyor.
Bu yüzden laiklik, yalnızca bir yönetim ilkesi değil; kadınların eşit yurttaşlar olarak yaşayabilmesinin, haklarının ve hayatlarının güvencesidir.

Peki 8 Mart gibi direniş günlerinde salonlardan çıkıp sokakları doldurmak neden önemli? Çünkü görünür olmak, sesimizi birlikte yükseltmek, eşitsizliği, ayrımcılığı, şiddeti sokakta da ifşa etmek, mücadeleyi sadece sözde bırakmamak demek. Kadınların hayatına değen eşitsizlikleri görmek, anlatmak, dayanışmayı büyütmek ve eşit, özgür, şiddetsiz yaşam talebini birlikte savunmak için alanlardayız. Dünyanın her yerinde ezilen, hakları gaspedilen, öldürülen kadınların sesi bizim sesimizdir.
Geceleri de, sokakları da, meydanları da terk etmiyoruz!

Yaşasın kadın dayanışması,
yaşasın feminist mücadelemiz!


Yorumları görüntülemek için giriş yapmalısınız.