22 Kasım Dişhekimliği Günü
Bilimin, Emeğin ve Halk Sağlığının Yanında;
Türkiye'de Bilimsel Dişhekimliğinin 117. Yılı
Bugünün "Dişhekimliği Günü" kabul edilmesinin nedeni, Prof. Dr. Ziya Cemal Büyükaksoy tarafından Tıp Fakültesi Muallimler Meclisi'nin zabıt defterinde bulunan Dişçi Mektebi bütçesinin 22 Kasım 1908'de Maarif Nezareti'ne gönderilmesidir. Böylece "Dişçi Mekteb-i Aliyesi" Tıp Fakültesi bünyesinde açılarak ülkemizin ilk "Dişçi Mektebi" olarak tarihte yerini almış, 1909 yılında ise fiilen eğitime başlamıştır.
Ülkemizde 1996 yılından bu yana 22 Kasım, Dişhekimliği Günüdür. 22 Kasım gününün içinde bulunduğu hafta, ağız diş sağlığının yaşamımızdaki önemini topluma daha iyi yansıtmak amacıyla "Toplum Ağız Diş Sağlığı Haftası" olarak kutlanmaktadır.
Ancak içinde bulunduğumuz dönemde 22 Kasım Dişhekimliği Günü ve Toplum Ağız Diş Sağlığı Haftası, bizim için bir kutlamadan ziyade bu ülkede sağlığa erişim mücadelesinin, emeğin, eşitliğin ve kamusal sağlık hakkının hatırlatılması için bir fırsattır.
Ağız ve diş sağlığı, kapitalist dünya düzeninde çoğu zaman “estetik” yönüyle hafife alınsa da gerçekte ülkenin sınıfsal yarıklarını en görünür kılan alanlardan biridir.
Çocuğun çürüğü de, kadının bakım emeği vermekten kendine bakamaması da, işçinin ağrıyı erteleyip çalışmaya devam etmek zorunda kalması da tesadüf değil, politik tercihlerle yaratılmış eşitsizliklerdir.
Bugün ülkenin dört bir yanında milyonlarca insan derin yoksulluğun, artan eşitsizliğin ve çürümüş sağlık politikalarının yükünü taşıyor. Ağız ve diş sağlığı ise hâlâ hak ettiği kamusal değeri görmüyor.
Oysa Dünya Sağlık Örgütü sağlığı yalnızca hastalık ve sakatlığın yokluğu değil; “fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hâli” olarak tanımlarken ağız sağlığının genel sağlığın ayrılmaz bir parçası olduğunu açıkça belirtir. Bu bütüncül yaklaşım içinde ağız ve diş sağlığı, bireyin beslenmesinden iletişimine, yaşam kalitesinden kronik hastalık riskine kadar sağlığın tüm alanlarını doğrudan etkileyen temel bir bileşendir ve haliyle sağlık hakkının vazgeçilmez unsurudur.
Ağız ve diş sağlığı bozuk bir toplum; beslenme, gelişim, kronik hastalıklar ve yaşam kalitesi açısından dezavantajlı bir toplumdur. Bu nedenle koruyucu ağız ve diş sağlığı uygulamaları bir tercih değil, toplumun sağlık göstergelerini iyileştirmek için bir zorunluluktur. Ancak bugün kamuda koruyucu uygulamaların öncelenmediği ağız ve diş sağlığı sistemi çökmüş, enkazın altında diş hekimleri ve sağlık çalışanları kalmıştır.
Bu ağır tablonun en temel nedeni, ülkemizin hâlâ kapsamlı, sürdürülebilir ve bilimsel temelli bir “Ulusal Ağız ve Diş Sağlığı Politikası”na sahip olmamasıdır.
Bu yapısal krizi derinleştiren en kritik faktörlerden biri ise yıllardır uyarısını yaptığımız başka bir gerçekliktir:
Nüfus artış hızının çok üzerinde, hiçbir bilimsel gereklilik gözetilmeden açılan ve büyük kısmı altyapıdan yoksun olan diş hekimliği fakülteleri.
Türkiye’de son on yılda fakülte sayısı neredeyse üç katına çıkmış; birçok ilde laboratuvarı, hastanesi, öğretim üyesi kadrosu yetersiz okullar açılmıştır.
Bu kontrolsüz büyüme, yalnızca eğitim niteliğini çökertmemiş; aynı zamanda hekim istihdamı planlamasını da tamamen bozmuştur.
Öğrencilerin yeterli klinik deneyim alamadığı, mezun sayısının ihtiyacın çok üzerine çıktığı, mesleğe yeni başlayan genç hekimlerin işsizlik, düşük ücret ve ağır güvencesizlikle karşı karşıya kaldığı bir tablo ortaya çıkmıştır.
Bugün kontenjanlarda yapılan sınırlı azaltmalar ise bu büyük yapısal tahribatı gidermeye yetmeyecektir; çünkü sorun nicelik değil, bütüncül bir politika yokluğudur.
Niteliksiz fakülte enflasyonu sürdükçe ne istihdam sorunu çözülebilir ne de mesleki standartlar güvence altına alınabilir.
Bu tablo, kamudaki plansızlığı, özel sektördeki güvencesizliği ve halkın nitelikli hizmete erişimini doğrudan etkileyen bir krizdir.
Bu politikasızlığın, çarpık anlayışın derinleşmesinde, planlama, kamusal sorumluluk ve denetim eksikliğiyle birlikte özel sektörde meslek dışı sermayenin hızla büyüyen ağırlığı da kritik bir rol oynamaktadır. Sağlık alanına yatırım adı altında giren sermaye grupları, hekimlik mesleğini ticari kârlılık mantığına sıkıştırmakta; bu durum hem halk sağlığını hem de mesleki bağımsızlığı tehdit etmektedir. Diş hekimliğinin karar alma, tedavi planlama ve etik uygulama süreçlerinin finansal baskılarla şekillenmesi, meslek etiğini zedeleyen ciddi bir tehlikeye dönüşmektedir.
Türkiye’de ağız ve diş sağlığı, yıllardır genel sağlık politikalarının gölgesinde, parçalı ve günübirlik uygulamalarla yürütülmektedir. Oysa modern sağlık sistemlerinde ulusal politika;
• nüfusa göre planlanmış hekim dağılımından,
• bölgesel sağlık ihtiyaç analizlerine,
• koruyucu hizmet bütçesinden,
• toplum temelli erken müdahale programlarına,
• okul çağı çocukları için zorunlu tarama ve koruyucu protokollere,
• ekip yaklaşımıyla personel planlamasına kadar
bütün sürecin omurgasını oluşturur.
Bugün Avrupa’nın pek çok ülkesinde ağız sağlığı bütçeden bağımsız bir alan değil, stratejik bir ulusal gündemdir. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2021 Küresel Ağız Sağlığı Stratejisi de ülkeleri tam olarak buna çağırmaktadır: “Ağız sağlığı, temel sağlık hizmetlerinin ayrılmaz bir parçası olarak ulusal politika düzeyinde güvence altına alınmalıdır.”
Koruyucu hekimliği merkeze koyan, halk sağlığı temelli, kamucu bir politika olmayınca; faturayı tüm toplum ödemektedir.
Çocuklar çürüklerle büyümekte, yaşlılar protezlerini yenileyememekte, milyonlarca kişi tedaviye erişemediği için ağrıyı “normal” zannedip konforsuz bir yaşam sürmektedir.
Oysa sağlık, iktidarların lütfettiği bir hizmet değil; herkesin doğuştan sahip olduğu bir haktır.
Bu hak, sadece bir bütçe kalemi değildir.
Bu hak, piyasa koşullarına terk edilemez.
Bu hak, siyasi iradenin tercihlerine bağlı olarak “verilen” ya da “kesilen” bir şey olamaz.
Türkiye’de ise böyle bir ulusal politikanın olmayışı; MHRS kaosundan hekim yetersizliğine, "performans sistemi" çıkmazından bölgesel eşitsizliklere kadar tüm sorunların zeminini oluşturmaktadır.
Yani bugün yaşadığımız krizin önemli bir bölümü bu politika eksikliğinin doğrudan sonucudur.
Tam da bu noktada, meslek örgütlerinin sahada ve alanda bıraktığı boşluğu ise maalesef meslek sendikacılığı doldurmaya çalışmaktadır. Elbette kamuda çalışan meslektaşlarımızın sorunlarını dile getirmek için çaba gösterseler de üretilen söylemler, sorunların temel kaynağı olan performans sistemine karşı durmak yerine, teşvik ödemelerinin yükseltilmesi gibi sorunu kökten çözmeyen başlıklar etrafında şekillenmektedir. Söylemlerin yönü yapısal krize değil, sonuçlarına odaklanmaktadır. Üstelik meslek sendikacılığı Anayasa açısından da tartışmalı bir zemine oturmakta; diş hekimleri ve hekimler dışındaki sağlık çalışanlarını “YSP” (yardımcı sağlık personeli) olarak adlandıran bu yapıların tutumu, sağlık hizmetinin ekip bütünlüğünü zedeleyen bir ayrımcılığı yeniden üretmektedir.
MHRS’nin 10–15 dakikalık randevu aralıkları, yetersiz dental ünitler, teknik personel açığı, 4 elle çalışma koşullarının sağlanaması ve laboratuvar hizmetlerinin taşeronlaştırılması yalnızca meslektaşlarımızı değil, doğrudan halk sağlığını da tehdit eden bir tablodur.
Bir hekime düşen hasta sayısının her yıl artması, sterilizasyonun aksaması, kontamine alanlarda çalışmaya zorlanan sağlık çalışanları… Bunların hiçbiri kader değildir; kötü yönetilen, piyasaya teslim edilmiş bir sağlık sisteminin sonucudur.
24 saatlik nöbet uygulaması ve vardiya sistemi, toplumun ağız sağlığını iyileştirmez; yalnızca daha fazla “hasta girişi” üzerinden kâr yaratmayı hedefler.
Oysa diş tedavisinin acili olmaz; ama kötü yönetilen sistemin yarattığı aciliyet bugün hem halkı hem hekimleri çaresizliğe itmektedir. Nöbetlerde artan ilaç yazımı, doğru tedaviye ulaşamayan hastalar ve tüm yükü omzunda taşıyan hekimler…
Özel sektördeki kontrolsüz büyüme, düşük ücret politikaları, sözleşmesiz çalışma biçimleri ve “üretim baskısı” altında yürütülen performans kültürü; diş hekimlerini güvencesizliğe, tükenmişliğe ve meslekten uzaklaşmaya itmektedir.
Bu güvencesiz yapı, hekimlerin karşı karşıya kaldığı mobbingi de artırmakta; bitmek bilmeyen sağlıkta şiddet vakaları hem kamuda hem özel sektörde mesleği sürdürülemez hale getirmektedir.
Bu düzen böyle devam edemez.
Biz diş hekimleri; yalnızca mesleki haklarımız için değil, halk sağlığı için de söz kuruyoruz.
Biliyoruz ki kamusal bir sağlık anlayışı olmadan eşitsizlik azalmaz.
Bugün bazı temel sorunların çözülmesi için talepler net:
• Diş hekimliği fakültelerinin açılması, kontenjan belirlenmesi ve eğitim standartları bilimsel olarak planlanmalı; altyapısı, teknik donanımı, öğretim kadrosu yetersiz fakülteler kapatılmalı veya öğrenci alımı durdurulmalıdır.
• Kontenjanların yalnızca sayısal olarak azaltılması yeterli değil, mesleğin geleceğini koruyacak kapsamlı bir ulusal istihdam ve eğitim politikası oluşturulmalıdır.
• Nüfusa dayalı hekim ataması yapılmalı.
• MHRS süreleri insani hizmet verecek hale getirilmeli.
• Ağız ve Diş Sağlığı hizmetleri ticari mantıktan çıkarılmalı.
• Tek kalem, emekliliğe yansıyan adil ücret politikası uygulanmalı.
• Koruyucu sağlık sistemi güçlendirilmeli ve halk sağlığı temelli bir yaklaşım benimsenmeli.
• Hekimlerin yalnızlaştırıldığı nöbet ve vardiya düzeni terk edilmeli.
• Sağlıkta şiddeti önleyecek caydırıcı yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
Ağız ve diş sağlığı lüks değil; eşit, ücretsiz ve nitelikli biçimde erişilmesi gereken temel bir haktır.
Tüm olumsuz koşullara, mobbinge, şiddete, güvencesizliğe rağmen; toplumun ağız ve diş sağlığını korumak için her gün yeniden çabalayan binlerce meslektaşım var.
Gençlerin bu ülkede kalabildiği, emeğin karşılığını aldığı, bilimin ve aklın ışığında planlanan bir sağlık sistemi için mücadele edenler var.
Biz umudu kaybetmiyoruz; çünkü bu çürümüş düzeni değiştirecek olan da biziz.
Daha eşitlikçi, daha adil ve kamucu bir sağlık sistemi mümkün.
Emeği görünmeyenlerin, çocukların, kadınların, işçilerin, yoksulların sağlığa erişim hakkı için, bu ülkenin gülüşlerini özgürleştirmek için mesleğimizin ve halk sağlığının hak ettiği değere kavuşacağı günlere olan inancımla 22 Kasım Dişhekimliği Günü’nü kutluyorum.