İstanbul Sözleşmesi: Kadın Sağlık Çalışanlarının da Yaşam Hakkı Güvencesidir.
Kadına yönelik şiddetle mücadelede bir dönüm noktası olan İstanbul Sözleşmesi, 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe girmişti. Türkiye, ev sahipliği yaptığı bu tarihi sözleşmenin hem hazırlığında etkin rol aldı hem de ilk imzacısıydı. Ancak 20 Mart 2021’de, bir gece yarısı, tek bir kişinin inisiyatifiyle, kadınların yaşam hakkı bir siyasi pazarlık konusu yapılarak sözleşmeden çekilme kararı alındı.
Bugün tekrar altını çizmek gerekir ki; İstanbul Sözleşmesi hâlâ yürürlüktedir. Uluslararası bir insan hakları sözleşmesi olarak geçerliliğini ve bağlayıcılığını korumaktadır.
Toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı sağlık emekçileri olarak biliyoruz ki, kadına yönelik şiddetin temelinde toplumsal cinsiyet eşitsizliği yer alıyor.
Hatta şöyle ifade etmek de yanlış olmaz:
"Kadına yönelik şiddet bir hastalıksa, aşısı toplumsal cinsiyet eşitliğidir."
Biz, dil, din, ırk, siyasi görüş, cinsiyet ve cinsel yönelim ayrımı yapmayacağımıza yemin ederek mesleğe başlıyoruz. Hekimlik yeminiyle, hastalarımızın sağlığına ve esenliğine öncelik vereceğimize; kendi sağlığımızı, güvenliğimizi ve mesleki yeterliliğimizi korumaya özen göstereceğimize söz veriyoruz.
Ancak yaşamı korumak için çıktığımız bu yolda, kendi yaşamımızı korumakta yalnız bırakılıyoruz.
Sağlıkta şiddet, yalnızca suç oluştuktan sonra ceza verilerek çözülecek bir sorun değildir. Önleyici, koruyucu, eşitlikçi politikalar bütünlüklü bir mücadele yürütmek gerekir. Tam da bu noktada İstanbul Sözleşmesi, şiddetin nedenlerine inen ve çözüm yollarını çerçeveleyen yaşamsal bir yol haritasıdır.
Bu sözleşme:
🔹 Kadına yönelik şiddeti bir insan hakkı ihlali olarak tanımlar.
🔹 Fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik ve dijital şiddet dahil tüm şiddet biçimlerini kapsar.
🔹 Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini şiddetin temel nedeni olarak kabul eder.
🔹 Devletlere önleme, koruma, cezalandırma ve politika üretme sorumluluğu yükler.
🔹 Ayrımcılığın her türüne, özellikle de cinsiyet kimliği ve cinsel yönelime dayalı ayrımcılığa karşı koruma sağlar.
İstanbul Sözleşmesi yalnızca bir hukuk metni değil;
🔹️ Yaşamak isteyen kadınların çağrısıdır.
🔹️"Ölmek İstemiyorum" diyen kadınların çığlığıdır.
🔹️ Şiddeti önlemek için atılması gereken somut adımların çerçevesidir.
🔹️ Devletin, kadınlara karşı sorumluluğunu hatırlatan bir yol haritasıdır.
Kadın sağlık çalışanları olarak, şiddeti yalnızca duymuyor, doğrudan yaşıyoruz. Gerek kadın olduğumuz, gerekse hekim olduğumuz için çifte risk altındayız. Sağlık alanında yaşanan şiddet, cinsiyet temelli ayrımcılıkla birleştiğinde, zaman zaman mesleğimizi icra edemez hale geliyoruz.
🔸️ Dünya Tabipler Birliği, sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti, “sağlık sisteminin temellerine zarar veren ve hastaların sağlığını kritik biçimde etkileyen uluslararası acil bir durum” olarak tanımlar.
🔸️ Dünya Sağlık Örgütü ise sağlık kurumlarındaki şiddeti, “hasta, hasta yakını ya da herhangi bir kişi tarafından gerçekleştirilen, sağlık çalışanı için risk oluşturan tehdit davranışları, sözel tehditler, fiziksel saldırılar ve cinsel saldırılar” olarak ifade eder.
Bu tanımlar bize şunu gösteriyor: Kadın sağlık çalışanlarına yönelik şiddet, kadına yönelik şiddetten ayrı düşünülemez. Bu, hem kadın sorunudur, hem sağlık hakkı sorunudur, hem de insan hakları sorunudur.
İstanbul Sözleşmesi, kadınların sadece özel değil, kamusal yaşamda da maruz kaldığı şiddeti önlemeyi amaçlar. Bu yönüyle, hastane, klinik, muayenehane gibi alanlarda çalışan biz kadın hekimler için de yaşamsal bir koruma sağlar.
Şiddet artık istisna değil, adeta olağan hale gelmiş durumda. Bazı araştırmalar, sağlık çalışanlarının %38’inin fiziksel şiddete, çok daha fazlasının ise sözlü saldırıya maruz kaldığını, sağlık alanında çalışan bir kadının şiddete uğrama ihtimalinin, başka meslek gruplarına göre 16 kat daha fazla olduğunu gösteriyor.
Mesleğini büyük oranda özel kliniklerde icra eden kadın diş hekimleri olarak kliniğimizde yalnız kalmaktan endişe ediyoruz. Erkek hastaları klinikte yalnız olduğu saatlerde kabul edemeyen, çalışma saatlerini güvenlik endişesiyle kısaltmak zorunda kalan meslektaşlarımız yalnızca şiddetin değil, sistemin de mağdurudur. Şiddet korkusu, mesleki kararlarımızı etkileyebiliyor, karmaşık vakalardan kaçınmamıza neden olabiliyor. Bu hem bizi hem de halk sağlığını olumsuz etkiliyor.
Birkaç yıl önce, dişhekimi Şeyma Biran, çalıştığı klinikte, hasta olarak başvuran bir erkek tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Bu yalnızca bir kişinin değil, sistemin, sessizliğin, önlem almayan politikaların suçudur.
Şiddet korkusu sadece psikolojik değil, mesleki ve ekonomik sonuçlar da doğuruyor. Defansif hekimlik kavramı da, öncelikle sağlık alanında şiddet nedeniyle hayatımıza yerleşti. Kendimizi korumak için mesleğimizden, hastalarımızdan, hatta hayallerimizden geri çekiliyoruz. Şiddet, tatmin edici, nitelikli bir sağlık hizmeti sunmanın önündeki en önemli engel.
İstanbul Sözleşmesi, tüm bu ihlallere karşı güçlü bir kalkan sunar.
Devletin, kadınların yaşam hakkını, beden dokunulmazlığını ve çalışma hakkını koruma yükümlülüğünü açıkça tanımlar.
Bir kadın hekim, bir sağlık çalışanı olarak tekrar vurguluyorum:
İstanbul Sözleşmesi Yaşatır, Vazgeçmiyoruz!