Feminizm ve Hayvan Hakları: Eksik Kalan Bir Kesişim

Feminizm, tarihsel olarak kadınların özgürlük mücadelesinden doğsa da özü itibarıyla bütün sömürü ve tahakküm ilişkilerini sorgulayan bir adalet arayışıdır. Bu nedenle insan hakları, toplumsal eşitlik, ekolojik adalet ve yaşam hakkı mücadelesiyle derinden bağlantılıdır. Ancak hayvan hakları meselesi, feminist hareketin gündeminde uzun süre tali, hatta kimi zaman görünmez kalmıştır. Ekofeminizm ve vegan feminizm gibi akımlar bu eksikliği gidermeye çalışsa da ana akım kadın hareketi, hayvanlara yönelik şiddet ve hak ihlallerine yeterli alanı henüz açamamaktadır.

Oysa patriyarkanın kurduğu tahakküm zinciri, kadına ve çocuğa yönelik şiddetle sınırlı değildir. Hayvana yönelen şiddet, bu zincirin en görünmez ama en temel halkasıdır. Ve bu bağ, yalnızca etik bir benzerlikten ibaret değildir: kriminoloji ile psikoloji alanındaki araştırmalar, kadın katillerinin, ev içi şiddet faillerinin ve çocuk istismarcılarının büyük çoğunluğunun geçmişinde hayvana yönelik şiddet davranışları bulunduğunu tutarlı biçimde göstermektedir.

Örneğin Ascione ve Lockwood'un 2001'de yayımladığı Cruelty to Animals: Changing Psychological, Social, and Legislative Perspectives başlıklı çalışma, hayvana şiddetin yalnızca bireysel bir sapma değil, toplumsal şiddet döngüsünün parçası olduğunu; kadına ve çocuğa yönelik şiddetle güçlü bağlar taşıdığını ortaya koymaktadır. Yazarlar, hayvana şiddetin çoğu zaman "erken uyarı işareti" olduğunu ve toplumsal şiddetle mücadelede göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgular. Benzer şekilde Bill C. Henry'nin 2004 yılında Society & Animals dergisinde yayımlanan araştırması, hayvana şiddet uygulayan kişilerin diğer suçlara da belirgin biçimde daha fazla karıştığını göstermektedir. Sonuç nettir: hayvana şiddet, ileride insana yönelik şiddetin güçlü bir habercisidir.

Bu veriler, kadına ve çocuğa yönelen şiddetin hayvana yönelen şiddetten bağımsız düşünülemeyeceğini ortaya koymaktadır. Çoğu zaman hayvanlar, şiddet döngüsünün ilk kurbanıdır; şiddeti kırmak ise zincirin bu en görünmez halkasından başlamayı zorunlu kılmaktadır.

 

Türkiye'de kamuoyunda "Katliam Yasası" olarak bilinen düzenleme, bu tartışmanın en somut güncel örneğidir. Sokakta yaşayan köpeklerin toplanmasını, hapsedilmesini ve katledilmesini öngören yasa değişikliğine karşı alanlarda verilen tepkilerde, yine kadınlar en ön saflardaydı. Ancak dikkat çekici olan şudur: Kadınların bu güçlü varlığına karşın mücadele, kadın hareketinin siyasi gündeminin bir parçasına dönüşememiştir. Feminist hareketin hayvanların yaşam hakkını kendi özgürlük mücadelesiyle doğrudan kesiştiren bir söylem geliştirememiş olması ciddi bir eksikliktir.

 

Kadın hareketi ekolojik yıkıma karşı mücadelede etkin bir biçimde yer alırken, hayvan haklarını aynı ölçüde sahiplenmemesi büyük bir çelişki doğurmaktadır. Ekolojik yıkımın en çıplak hali, insan eliyle hayvanların yaşam alanlarının yok edilmesi, endüstriyel hayvancılıkta sistematik şiddet ve türcü sömürü düzenidir. Bu gerçekliği görmezden gelmek, patriyarka ve tahakküm düzeninin bütüncül karakterini kaçırmak demektir ve sonuç olarak, kadınların yaşam hakkını da tehdit eden aynı şiddet kültürünü beslemeye devam etmektir.

Oysa aynı tahakküm zihniyeti değil midir hem kadınların hem de hayvanların bedenini, yaşamını, varlığını denetim altına almak isteyen? Emeğin sömürüsünden ekolojik yıkıma, cinsiyet eşitsizliğinden hayvanların köleleştirilmesine uzanan bu bütünlüklü şiddet sistemi, patriyarkanın, kapitalizmin ve türcülüğün ortak ürünüdür. Bu nedenle iki alandaki mücadele yan yana değil, iç içe yürütülmek zorundadır.

Feminist hareketin hayvan hakları meselesini sahiplenmesi, kadınların sırtına yeni bir yük eklemek anlamına gelmez. Bu kesişim, ek bir sorumluluk değil; zaten var olan mücadelenin derinleşmesi ve güçlenmesidir. Yaşam hakkı yalnızca insanlar arasında kurulacak bir eşitlikten ibaret değildir. Bu gezegeni hayvanlar ve tüm canlılarla paylaşıyoruz; yaşamın değerini türler arasında bir hiyerarşiye tabi tutmak, eşitlik mücadelesinin özünü zayıflatır.

 

Bugün Türkiye'de kadınların yaşam hakkı saldırı altındaysa, hayvanların yaşam hakkı da aynı zihniyetin hedefindedir. "Katliam Yasası" protestolarında kadınların sokaklarda en önde yer alması tesadüf değildir. Belki kadınlar, hayvanların kırılgan yaşamını kendi yaşam mücadelelerinin bir yansıması olarak görüyor; belki de onların sesini en çok duyanın yine kadınlar olduğunu bildikleri için. Bu duyarlılığı bireysel varoluşun ötesine taşıyarak örgütlü bir siyasi hatta dönüştürmek artık bir seçenek değil, zorunluluktur.

Feminist hareket, tıpkı çocuk istismarına, kadına yönelik şiddete ve doğa talanına karşı olduğu gibi, hayvanların yaşam hakkına yönelik saldırılara da açık ve güçlü biçimde karşı çıkmalıdır. 

Kadına yönelik şiddetle hayvana yönelik şiddetin aynı tahakküm düzeninden beslendiğini her fırsatta teşhir etmeli, türcülüğe, patriyarkaya ve kapitalizme karşı ortak bir adalet mücadelesi inşa etmeliyiz.

 

Şiddetin bir döngü olduğunu ve zincirin en zayıf halkasının çoğu zaman hayvanlar olduğunu biliyoruz. Kadınların yaşamını, haklarını savunurken, çocuk istismarına ve doğa talanına karşı ses çıkarırken hayvanlara yönelen sistematik şiddeti gündemimize almamak, özgürlük mücadelemizi eksik kılıyor olabilir mi?



Yorumları görüntülemek için giriş yapmalısınız.