Bugün Dünya Çocuk Hakları Günü ama haklar sözleşmelerde, bildirgelerde kalırken, çocukların yaşamları sokaklarda, tarlalarda, atölyelerde, MESEM’lerde ucuz işgücü olarak sömürülmeye devam ediyor. Oysa Türkiye’nin imzacısı olduğu BM Çocuk Hakları Sözleşmesi, ILO’nun 138 No'lu Asgari Yaş ve 182 No'lu Çocuk İşçiliğinin En Kötü Biçimleri Sözleşmeleri, Avrupa Sosyal Şartı gibi uluslararası metinler; her çocuğun yaşama, eğitim, sağlık, korunma, eşitlik ve gelişme hakkını güvence altına alıyor. Yani hem ulusal hem uluslararası düzeyde güçlü bir hukuki çerçeve var. Asıl mesele, bu çerçevenin çocukların gündelik yaşamına ne ölçüde yansıdığı. Maalesef bu yükümlülüklerin büyük kısmı hâlâ kâğıt üzerinde duruyor.
Kuşkusuz Türkiye’nin bir türlü düzelmeyen çocuk hakları karnesi, yalnızca kurumların değil, toplumun tüm kesimlerinin sorumluluk alanına giren çok boyutlu bir mesele. Çünkü çocuk hakları; eğitimden sağlığa, barınmadan adalete, korunmadan katılıma uzanan geniş bir haklar bütünüdür ve bu alanlardaki eşitsizlikler çocukların yaşamlarını doğrudan belirler.
Dünyada çocuk haklarını ölçen uluslararası endeksler de ülkeleri bu başlıklara; yaşam hakkı, sağlık, eğitim, korunma, çocuk işçiliği, sosyal politika kapasitesi, çocuk yoksulluğu, istismardan korunma ve çocuk haklarını destekleyen hukuki–kurumsal ortam gibi kriterlere göre izliyor. Söz konusu göstergeler, bir ülkede çocuğun ne kadar güvende olduğunu, haklara erişimin ne kadar gerçek olduğunu açık şekilde ortaya koyuyor.
Bu kapsamlı kriterlere göre Türkiye, 194 ülke arasında ancak 106. sırada.
OECD’nin, AB ülkelerinin, Balkanların ve hatta dünya ortalamasının bile gerisindeyiz. Eğitimde, sağlıkta, sosyal korumada ve çocuk hakları için elverişli bir ortam yaratmada dünyanın en gerilerindeki ülkelerden biri hâline gelmiş durumdayız.
Bugün Türkiye’de çocuk hakları tartışmalarının merkezinde; çocuk yoksulluğu, eğitimdeki derin eşitsizlikler, çocuk işçiliği, erken yaşta ve zorla evlilikler, güvensiz barınma koşulları ve koruyucu-önleyici hizmetlerin zayıflığı gibi temel sorunlar bulunuyor.
Çocuk işçiliği ve çocuk ölümleri artık istisna değil; bu ülkenin her gün yeniden yaşanan acı gerçeği.
Sadece son bir yılda en az 257 çocuk yaşamını yitirdi:
• Şiddet sonucu ölen çocuklar: 20
• İş cinayetlerinde ölen çocuklar: 36
• İhmal sonucu ölen çocuklar: 149
• 2025’in ilk on ayında ölen çocuk işçi sayısı: 75
Ve daha birkaç gün önce, Şanlıurfa’da 15 yaşındaki bir çocuk işkence edilerek öldürüldü.
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre son 12 yılda en az 814 çocuk işçi iş cinayetlerinde öldü.
2025 yılı -yıl bitmeden- çocuk işçisi ölümlerinin en yüksek olduğu yıl oldu: En az 82 çocuk işçi öldü.
Üstelik çocukların maruz kaldığı sömürü sadece emeğin istismarıyla sınırlı değil.
Bugün en çok konuştuğumuz konulardan biri de “suça sürüklenen çocuklar.”
Son dönemde yürütülen tartışmalar, sorunu sadece kriminal bir noktaya çekerek çocuğu “fail” olarak etiketlemeye odaklanıyor. Oysa çocuğu suça sürükleyen şey çocukluk değildir; yoksulluktur, dışlanmadır, eğitime erişememektir, sosyal koruma mekanizmalarının çökmesidir.
Bir çocuk sokakta ya da suç örgütlerinin gölgesinde büyüyorsa bu, “suçlu çocuk” meselesi değil;
çocuk yoksulluğu, toplumsal eşitsizlik ve devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirmemesinin sonucudur. Çocukların fiziksel, zihinsel ve duygusal gelişimlerinin tehdit altında olduğunun göstergesidir.
Toplumun da bu konuda sorumluluğu vardır:
Çocuğu kriminal bir figür olarak gören bakış açısı, onu önce yalnızlaştırır, sonra tehlikeye atar. Suça sürüklenen çocuklarla ilgili her tartışma, aslında çocukları suça iten sosyal, ekonomik ve politik koşulların değerlendirilmesi ile başlamalıdır.Bu nedenle konuşulması gereken, çocuklara yönelik cezalandırıcı yaklaşımlar değil; çocukların suça sürüklenmesini engelleyecek kamusal politikaların güçlendirilmesi, sosyal destek ağlarının büyütülmesi ve toplumsal sorumluluğun paylaşılmasıdır.
Sorunlar, sözleşmelere imza atmakla değil, yükümlülükleri yerine getirecek kamusal politikalar ile çözülür.
Türkiye halihazırda
• BM Çocuk Hakları Sözleşmesi,
• ÇHS’nin iki İhtiyari Protokolü,
• ILO 138 ve 182 No’lu Sözleşmeler,
• Avrupa Sosyal Şartı
gibi birçok uluslararası metne taraftır.
Bu sözleşmeler devleti yalnızca “teşvik” etmez; çocukları koruma konusunda bağlayıcı sorumluluklar yükler.
Fakat çocuklar hâlâ yoksulluk, şiddet, istismar, suç örgütlerinin baskısı, okul terki ve sömürüyle karşı karşıya bırakılıyorsa; sorun hukuki eksiklik değil, politik tercih eksikliğidir.
Çocukları Korumak Hepimizin Görevi ama En Çok Devletin Sorumluluğu
Bir ülkenin ortak geleceği, çocukların bugün nasıl yaşadığıyla belirlenir.
Çocuklar işkenceyle ölüyorsa, günde 12 saat çalışıyorsa, eğitime erişemiyorsa, suç örgütlerinin insafına bırakılıyorsa, hiçbir uluslararası imza anlam taşımıyor demektir.
Çocukların çalışmadığı, yoksullukla baş etmek zorunda kalmadığı, istismara, ayrımcılığa uğramadığı, laik, bilimsel, nitelikli ve ücretsiz eğitime erişebildiği, özgür ve şiddetsiz ülkeyi kurmak, çocuklara, topluma ve tarihe karşı sorumluluğumuzdur.