Parçalanmış Emek Mücadelesi Kimin İşine Gelir?

Türkiye'de sendikal örgütlenmenin çerçevesi, en üst normdan başlayarak çizilmiş durumda. Anayasanın 51. maddesi "sendika kurma hakkı" başlığını taşıyor ve bu madde, çalışanların ve işverenlerin, üyelerinin çalışma ilişkilerinde ekonomik ve sosyal hak ile menfaatlerini korumak ve geliştirmek amacıyla önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ya da serbestçe üyelikten çekilme haklarını güvence altına alıyor. Yani sendika kurma hakkı, anayasal düzeyde korunan temel bir hak.

Peki bu hak nasıl kullanılacak?

Türk hukukunda, esas olarak meslek sendikaları kabul edilmemiş; çalışanlar ve işverenlerin iş kolu sendikası kurmaları benimsenmiştir. Bu ilke, 2012 yılında yürürlüğe giren 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile de sürdürülmüş; sendikalaşmada iş kolu esası korunmuştur. İş kolu esasına göre sendikalaşma ilkesinde işçiler, mesleklerine ve yaptıkları işe bakılmaksızın, yalnızca iş yerinin girdiği iş koluna göre sendika hakkı kazanır. Bu, teknik bir düzenleme olmanın çok ötesinde; sendikal mücadelenin nasıl kurulması gerektiğine dair güçlü ve bilinçli bir yaklaşımı yansıtır.

Çünkü örgütlenmek kadar nasıl örgütlenildiği de önemli.

 

Aynı üretim ilişkileri içinde yer alan emekçilerin birlikte hareket edebilmesi, ortak talepler etrafında birleşebilmesi sendikal mücadelenin en kritik gücünü oluşturuyor. Meslek temelli sendikacılık ise ilk bakışta daha "doğal" bir örgütlenme biçimi gibi görünse de aynı iş kolunda çalışan farklı grupları birbirinden ayırarak emek mücadelesini daraltma riskini beraberinde getiriyor. Bugün ayrı örgütlenen gruplar, yarın ayrı müzakere masalarında, farklı güç dengeleriyle karşılaşıyor.

 

Sendikalar, sadece belirli bir meslek grubunun çıkarlarını koruyan yapılar değil; eşitsizliklere, güvencesizliğe ve hak ihlallerine karşı kolektif bir söz üreten kurumlardır. Bu sözün gücü kapsayıcılığından gelir. Kapsamı daraldığında söz de zayıflar; zayıflayan söz ise sermayenin işine gelir.

 

Konunun sağlık alanına yansıması çok daha somut. Çünkü sağlık emeği, doğası gereği bir ekip işi. Hekimler, hemşireler, sağlık teknisyenleri, laboratuvar çalışanları, temizlik personeli, idari kadro… Hepsi aynı sürecin içinde, ayrılamaz bir bütün oluşturuyor. O bütünün içinde biri hasta tedavi ederken diğeri kayıt tutuyor, biri sterilizasyon sağlarken diğeri tanı koyuyor. Parça parça değil, birlikte.

Aynı iş yerinde, benzer çalışma koşulları altında, benzer güvencesizliklere maruz kalan bu insanların farklı sendikal hatlara bölünmesi salt örgütsel bir tercih olarak kalmıyor; çalışma ilişkilerini, kurumun gündelik işleyişini, hatta meslekler arası güven zeminini de etkileyebiliyor.

 

Bilindiği gibi, sağlık pratiği meslekler arası güvene, iletişime ve eşgüdüme dayanır. Bu zeminin aşınması çalışanlar arasındaki ilişkiyi ve dolaylı olarak sağlık üretiminin niteliğini etkiler. Her meslek kendi köşesine çekildiğinde, ortak sorunlar için birlikte ses yükseltmek güçleşebilir

 

Meslek sendikacılığını savunanların en sık başvurduğu argüman şudur: aynı iş kolunda çok sayıda meslek grubu bir arada örgütlendiğinde, güçlü gruplar diğerlerinin sesini bastırır; haklar yeterince savunulamaz, talepler geri planda kalır. Bu itiraz, ilk bakışta makul görünüyor, ancak dikkatli bakıldığında, sorunun kaynağını yanlış yerde aradığını görüyoruz. Nitekim bu argüman iki yönden de işliyor: bir yanda bazı gruplar "güçlü olanlar bizi eler" derken, öte yanda son yıllarda kurulan hekim sendikalarının varlığı farklı bir tablo ortaya koyuyor; hekimler de mevcut sendikalarda yeterince temsil edilmediklerini düşünerek ayrı örgütlenmeyi tercih etmiş durumdalar. Yani her meslek grubu, kendini diğerinin gölgesinde ya da üstünde görüyor. Aslında bu döngü içinde kimse korunmuyor; herkes ayrılıyor ve geriye parçalanmış bir emek cephesi kalıyor.

 

Oysa sorunun gerçek kaynağı iş kolu sendikacılığının kendisi değil; sendika içi demokrasinin yetersizliği, temsil mekanizmalarının zayıflığı. Farklı meslek gruplarının sesini koruyacak demokratik yapılar (bölüm temsilcilikleri, meslek bazlı söz alma mekanizmaları, eşit temsil ilkeleri vb.) sendika içinde pekâlâ inşa edilebilir. Her meslek grubunun kendi dar talepleri etrafında ayrışması, zamanla meslekler arası gerilimleri artırabilir ve bu da çalışma barışını zorlayan bir zemine dönüşebilir. Güvencesizlik, taşeronlaşma, sağlıkta şiddet, düşük ücret, ağır nöbet yükü… Sağlık sistemi içinde bunların hangisi tek bir mesleğe özgü? Tüm bu sorunlar sağlık iş kolunun tamamını etkiliyor ve ancak ortak sesle karşılanabilir.

 

Bir de meselenin somut hukuki boyutu var; bu husus meslek sendikacılığı tartışmasında çoğu zaman göz ardı ediliyor. Türkiye'de sağlık çalışanlarının büyük çoğunluğu kamu görevlisi statüsünde. Anayasa'nın 53. maddesinde memurlar için toplu sözleşme hakkı düzenlenmiş; grev hakkı ise 54. maddede sadece işçiler için tanınmıştır. Dolayısıyla kamu görevlisi statüsündeki sağlık çalışanları, meslek sendikası kursalar da kurmasalar da anayasal düzeyde grev hakkından yoksun. Son yıllarda kurulan bazı hekim sendikalarının tüzüklerine bakıldığında bu gerçek açıkça görülüyor; bu sendikalar grev hakkına sahip değil, bu hak için mücadele ediyorlar. "Ayrı örgütlenelim, daha güçlü olalım" savı, yapısal olarak bu gerçekle yüzleşmek zorunda.

Toplu sözleşme hakkı ise kâğıt üzerinde var; ancak uzlaşmazlık halinde bağlayıcı hakem kararına dayanan, müzakere gücü sınırlı bir model. Daha küçük ve parçalı yapılarla masaya oturmak, daha güçlü değil, işveren ve siyasal iktidar karşısında daha zayıf bir konuma düşmek demek.

 

Günümüz çalışma yaşamında meslek sınırlarının giderek bulanıklaştığı, esnek ve parçalı istihdam biçimlerinin yaygınlaştığı düşünüldüğünde; meslek temelli bir sendikal anlayış, bu dönüşümü kavramakta da yetersiz kalmaktadır.

İhtiyaç duyulan, farklı mesleklerin birbirine karşı konumlandığı değil; aynı sorunlar etrafında yan yana gelebildiği bir sendikal anlayış. İş kolu esaslı sendikacılık bu ortak zemini kurabilme imkânı sunuyor. Daha geniş, daha kapsayıcı ve dolayısıyla daha güçlü bir mücadele hattı.

 

Elbette bu bir sendikal model tartışması değil. Mesleğe, emeğe, dayanışmaya, birlikte hareket etmenin ve birlikte söz kurmanın değerine bakışımızın belirleyici olduğu bu konuyu, içinde bulunduğumuz koşullarda birlikte tartışabilmek, deneyimleri paylaşabilmek, ortak bir dil kurabilmek politik bilinci doğurur ve yükseltir.

Sağlık çalışanlarının bu kolektif çabayı gösterebilmesi mesleki bir sorumluluk olduğu kadar, sermayeye karşı emekten yana verilen somut bir yanıttır.

 


Yorumları görüntülemek için giriş yapmalısınız.